Felaketlerin, kötülüklerin, doğal afetlerin, ölümün olduğu bir dünyada yaşıyoruz. Peki bunca zorluğa rağmen nasıl her yeni güne uyandığımızda kalkabiliyoruz yataklarımızdan? Okula gidiyoruz, işe gidiyoruz.. bunun cevabı umut benim zannımca. Hep bir umudumuz var, inancımız var güzel günler göreceğimize, iyileşeceğine dünyanın.
İşte umudun sayfalara dökülmüş hali Günler Aylar Yıllar. Köyde bir kuraklık bastırıyor ardından gelen açlık nedeniyle halk köyü terk ediyor ancak yaşlı bir adam bu yolculuğa çıkmak istemiyor ve umudu yeşertmek için kalıyor köyde. Ah böyle söyleyince çok basit geliyor değil mi? Bu hikayeyi bir sürü sıfatla nitelendirebilirim ama basit asla kullanabileceğim bir sıfat olamaz. Bu yaşlı adamın tomurcuk veren bir mısır fidesini koruma çabasını okuyoruz kitap boyunca. Peki korumak istediği yalnızca bir fide mi? Hayır. Umudu koruyor, var olabilmeyi koruyor, hayatı koruyor.
Yaşlı adamla beraber açlıktan kıvrandım. Fideyi korumak için yanına yattığında ben de oraya kıvrıldım. Su taşıdım onunla beraber, yapmaya çalıştığı korunağa yardım ettim. Bekledim bende sabırla filizlenmesini, evet hala bir umut var demeyi. Korktum fide zarar görecek diye. Midem bulandı adamın yemek zorunda olduklarını okurken. Bir çok duyguyu bana aynı anda hissettiren, iliklerime işleyen bir hikayeydi. Samimi, gerçek, bazen sıcak, bazen soğuk, karanlık ve bir o kadar da aydınlıktı. Okuması, sindirmesi zordu.
Söylemeden geçmek istemediğim bir mevzu var ki o da kör köpek ile yaşlı adamın ilişkisi. Tozpembe bir sevgi ilişkisi değil bence tamamen gerçek bir ilişkiydi. Genelde okuduğumuz mübalağa dolu, ütopiklikten uzaktı, samimiydi ve bu yüzden çok sevdim, etkilendim.
Günler Aylar Yıllar okunmayı hakeden bir kitap. Kıyıda köşede bırakmayın lütfen, görüp de geçmeyin.
Yorum yapma işlevinin ehli değilim o yüzden bu bir edebi inceleme değil naçizane kitabın kapağını ikinci kez kapattığımda tekrardan hissettiğim yoğun duyguları bir nebze ifade etme ihtiyacı.
Uğultulu Tepeler şu zamana kadar okuduğum klasiklerden farklıydı, çok daha kasvetli, karanlık, nefret dolu. Kimileri en iyi aşk hikayesi olarak nitelendirmiş kitabı ancak ben kitapta sevgi görmedim. Nefret ve intikam duygusu o kadar yoğun işledi ki yüreğime sevgiyi göremez oldum. Dönem kitaplarında geçen ev mekanlarını kafamda betimlendikleri gibi yemyeşil bahçelerle, ışıltılı büyük oturma odalarıyla, misafir odaları ve yemek odalarıyla canlandırırdım ancak bu sefer bunu başaramadım betimlemeler ne kadar kusursuz ve muazzam olsa da. Uğultulu Tepeler ve çiftlik her daim karanlık bir havanın hakim olduğu sanki hiç güneş almayan evlerdi gözümde. İçlerinde yaşayan karakterlerin bencillikleri, nefretleri, yalanları, acımasızlıkları öldürmüştü o bahçeleri, kırları, odaları..
Kırık dökük, derme çatma yapılardı kitabın ana mekanları.
Bu hikayede tek kurban Edgar Lintontı. Üzüldüğüm tek karakter de oydu. Ancak diğer karakterleri okumak da müthiş zevkliydi. Alışılmışın dışında bir karakterdi Heatcliff. Genelde ne kadar kızsak da yer yer üzülür, hak verir veyahut affederiz kötü karakterleri ama sanırım hikayenin başlangıcı hariç hiç üzülmedim Heatcliff için. Onun diğer karakterler için büyütüp beslediği hiç tükenmeyen nefretini bende onun için hissettim desem yalan olmaz heralde. Bu kadar sinir bozucu karakterleri gözümü kırpmadan büyük bir haz alarak okumuş olmam Bronte’nin kaleminin başarısıydı elbette. Keşke yazara ait başka eserler de olsaydı da okuyabilseydik.
İçimi biraz döktüm rahatladım. Gören, okuyan, dikkate alan olur mu bilmem ancak olursa da Uğultulu Tepeler’i okumadan
Uğultulu TepelerEmily Brontë · Can Yayınları · 202557,9bin okunma