Hayatta başımıza gelen ne kadar tatsızlık varsa –gülünç durumlara
düşmemiz, yanlış hareketlerimiz, şu ya da bu erdemden nasiplenmemiş
olmamız–, hepsi dış dünyadan gelen, ruhumuzun özüne ulaşması
mümkün olmayan basit kazalar olarak görülmeli. İçimizde olsalar bile
dışarıya ait, rahatsız edici şeyler, hayatın diş ağrıları ya da nasırları
olarak kabul edelim hepsini, bunlar olsa olsa organik varlığımızı ya da
bizdeki hayati unsurları zedeleyebilir.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Neler diyor St. Augustinus? Önce köleliğin doğal olmadığını
söylemekle işe başlıyor; sonra köleliği günaha bağlayarak Tanrı'yı temize çıkarıyor, daha sonra, bu dünyadaki kötülüklerin Tanrı'nın yargısı
dışında olamayacağını söyleyerek kölelik kurumunun Tanrı tarafından
da onaylandığını belirtmiş oluyor. Bu dünyadaki bazı kölelerin iyi,
bazı efendilerin ise kötü olduklarını görünce, Stoacıların izledikleri bir taktikle, insanların tutkularının tutsağı olmaları demek olan iç köleliğin, bir başka insanın tutsağı olmaları demek olan dış kölelikten çok
daha kötü olduğunu söyleyerek, dikkati dış kölelikten iç köleliğe kaydırıyor. Sonunda, efendi olmaktansa köle olmanın insan için daha hayırlı olduğunu öyle bir anlatıyor ki, insanın "keşke ben de köle olsaydım" diyesi geliyor (!)
Büyük
hayaller kuruyorsan ya delisindir, hayallerine inanır ve mutlu olursun ya
da basit bir hayalperestsindir, hülya da senin için, tek kelime etmeden
ruhunu yatıştıran bir ezgidir. Ama gerçekleşebilir olanı düşlersen, o
zaman sahici düş kırıklığı diye bir şeyin gerçekten var olabileceğini
anlarsın.