Önce derin bir nefes alalım çünkü ana karakterimiz ve kitabının çoğunda( çoğunda diyorum çünkü hem uzak hem yakın geçmişte olan 2 olay örgüsü nihayetinde birbirine dolanacak şekilde paralel olarak ilerliyor) anlatıcımız olan Halide'nin kasvetle döşenmiş haletiruhiyesine ve bir o kadar dipsiz bir kuyu olan geçmiş(ler)ine dalış yapmak üzereyiz.
Okumaya ilk başladığımızda bizi karşılayan ; korkuları, hayal kırıklıkları, hüznü ve terkedilmişliği ile Halide...
İçinde bulunduğu konak, kurşun bir tabut gibi bedeni ve ruhunu mengeneye almış, atalarının ve ailesinin manevi yükleri altında ezilmiş, bu fırtınalı hayatının içinde tutunduğu zayıf yaprak olan sevgi(li)si de ömrünün erken gelen güzünde birer birer dökülen gazellere dönmüş.
Derviş dedesinin maruz kaldığı edilgen haksızlığını omuzlarına yüklenip kendine haksızlık etmiş bir kız.
Birbiri içine geçmiş 2 hikayeye köprü kuran bir konak, çöken bir imparatorluk ile birlikte bir ailenin ve bu konağın yıkımı. Tüm bunların arasında Zonaro'nun teşviki ile Derviş Ali'nin çizdiği nahif bir hanımefendinin tablosu konağı ve içindekileri ayakta tutan yegane parça.
Nihayetinde mutlu(!) sonla biten romanda, ıstırapla yürünen bunca yolun kederi ile yolun sonundaki huzmenin tebessümünü tartmak okuyucunun hissiyat terazisine bırakılmış.
Okuduktan sonra uzun bir süre etkisini devam ettiren nadide kitaplardan.