Haklı çıktım, ama yanılmış da olabilirdim; onlar benim akıllı olduğuma inandılar, çünkü kazanmıştım, ama kaybettiğim için aptal olduğum birçok durumu bilmiyorlardı; haklı çıkmamdan birkaç saniye önce yanılmadığımdan emin olmadığımı da bilmiyorlardı.
Uzun zamandır bu kadar dolu dolu bir roman okumamıştım. Okumam çok uzun sürse de gerçekten ilgim de, merakım da hiç azalmadı.
Olaylar Ortaçağ'da bir manastirda geçiyor. Ama bu öyle bir manastır ki devrin en değerli kütüphanelerinden birini barındırıyor içinde. İçerisinde kimlerin eserleri yok ki. Yunanca, Latince, Arapça, Süryanice, Aramice gibi pek çok dilde ve pek çok alanda kitaplar burada muhafaza ediliyor. Bu kütüphane kendini koruma sistemiyle ünlü bir labirentten oluşuyor.
Olaylar şüpheli bir ölümle başlıyor ve bu ölümün araştırılması için manastıra müzakereler için gelen bir Dominiken, William görevlendiriliyor. Kitap boyunca William ve çırağı Adso arasında geçen konuşmalar kitabın benim için en güzel kısımlarıydı. Zaten olaylar da Adso'nun dilinden okuyucuya anlatılıyor.
Kitap boyunca bir taraftan ölümlerin gizinin çözülmesi aşamasında William ve Adso'nun araştırma ve akıl yürütmelerini heyecanla takip ederken bir taraftan da dönemin Hristiyan dünyası hakkında da çok derin fikirler ediniyorsunuz. Tarikatlar ve Papa arasındaki gerilim ve çatışmalar, her köşe başında inançlarla ilgili yapılan tartışmalar, Fransisken ve Dominikenlerin uzlaşı çabaları, İsa'nın fakirlik ve zenginliği mevzusunun geniş perspektifte ele alınışı... Botanik ve tıp ile ilgili bilgiler, aşka dair düşünceler, envai çeşit kitap isimleri, Bacon'un yenilikçi icatları ve aklıma gelmeyen daha bircok konuya değinilmiş.
Aslına bakılırsa bu, kitaplar hakkında yazılmış bir kitap bir taraftan da. Kütüphane incelemesi sırasında adını duyduğumuz o kadar tanıdık yazar ve kitabı vardı ki. Bunların bir kısmı da İslam dünyasındandi. İbn Heysem, İbn Hazm, İbn Rüşt gibi... Ama tabi asıl mevzu başka bir kitap etrafında dönüyor ve bu kitap gerçekten de hem doğu, hem batı dunyasi için çok çok değerli bir
Borges'in en çok öne çıkan 17 kısa öyküsünün toplandığı bu kitap, ismini en son öyküsünden alıyor, Alef. Alef, İbrani alfabesinin ilk harfidir ve öyküye göre evrendeki her bir noktayı içinde bulunduran tek bir noktadır. Kitaptaki öykülerde de sık sık buna atıf yapan zerrede sonsuzu görmeye insanı yönlendiren metinler karşımıza çıkıyor.
Borges okumaya karar vermek benim için stresli bir iş oluyor çoğu zaman. Çünkü bazı kitaplarını çok severek okumama rağmen bazılarını tüm denemelerime rağmen bir türlü okuyamıyorum. Borges, çok yönlü bir yazar. 5 tane dil bilen ve birçok farklı coğrafyanın edebiyat ve kültür bilgisine sahip olan bir yazar. Bu nedenle onu okurken bir anda kendinizi Antik Yunan'da, Hint'te, Kurtuba'da, İran'da ya da bir Avrupa şehrinde bulabilirsiniz. Homeros'tan bahsederken bir anda İbn Rüşt 'ten bahsettiğine şahit olabilirsiniz. Kur'an, Tevrat gibi kutsal kitaplardan ya da destanlardan, efsanelerden verdiği örneklerle karşılaşabilirsiniz. Kitap özelinde kendinizi bir doğuda bir batıda buluyorsunuz. Neticede Borges'i öyle dümdüz okuyup geçmek zor oluyor, tam olarak anlamak için yavaş yavaş araştırarak okumak gerekiyor. Öykülerini okurken bu gereklilik bir nebze azaldığı için öykülerini daha rahat okuyorum ama tabi onların da derinliğini kavramak gerektiği için yine bu ağır ritmi sürdürmek gerek.
Tüm bunlara rağmen onun öykülerinden aldığım lezzeti pek az yazar vermiştir bana. Alef ise sanırım şu an için en sevdiğim öykü kitabı oldu bile. 'Ölümsüz' adlı bir öyküyle sizi büyülüyor önce Borges, ondan sonra isteseniz de vazgemiyorsunuz bu büyülü ve fantastik dünyadan. Sizi bindirdigi uçan halıyla diyar diyar gezdirip labirentlerden geçiriyor, savaşlara sokuyor, yazarlar ve şairlerle tanıştırıyor, sonsuza açılan kapıları zorluyor. Hatta bazı öykülerde
AlefJorge Luis Borges · İletişim Yayınevi · 2018937 okunma