Avrupa, hayallerini gerçekleştirmek için kuran insanların ülkesidir. Orada gerçekleşmeyen hayal bir acı kaynağı, bir tragedya konusudur. Doğu'da ise hayal bir keyif, bir gerçekten kaçma vesilesidir.
Kimsenin yemeğe davet etmediği açlık günleri geldi aklına. Asıl yemeğe o zaman ihtiyacı vardı, asıl o zaman midesine bir şey gitmediği için zafiyet geçirmiş, halsiz kalmış ve düpedüz açlık nedeniyle kilo kaybetmişti. Yaşadığı açmaz buydu. Asıl yemeğe ihtiyacı varken kimse onu davet etmemişti ama şimdi binlerce yemek satın alabilecek durumdayken ve tersine iştahı giderek azalırken sağdan soldan peş peşe yemek davetleri yağıyordu. Neden? Ona kalırsa, en ufak bir hakkaniyet yoktu bu işte... Martin değişmemişti. Eskisine göre hiç de daha marifetli değildi. Elinden çıkmış olan bütün iş, daha önce yazılmış olan eserlerden ibaretti.
Brissenden'in "Fani"sinin üzerine atlayıp paramparça eden ve şimdi aynı kabalık ve anlayışsızlıkla Martin'in yazdıklarını okuyan o yüz binler, onu başlarına taç ediyordu. Kuyruk ya da diş tamamen şans eseriydi.
Halbuki Martin, onunla Morse'ların evinde birkaç kez karşılaştığını, ama yemeğe davet edilmediğini hatırlıyordu. Neden o zaman davet etmemişti, diye soruyordu kendine. Kendisi değişmemişti. Aynı Martin Eden'dı. Aradaki fark nereden kaynaklanıyordu? Kendisi tarafından kaleme alınan yazıların kitap halinde piyasaya çıkmasından mı? Halbuki kitapları, vaktiyle kendisinin yazmış olduğu eserlerin sunumuydu sadece. Yeni yaptığı bir şey değildi. Tam da Yargıç Blount'ın genel görüşe uyarak Spencer'la ve zihin gücüyle dalga geçtiği zamanlarda yazılmıştı. Demek ki Yargıç kendisini yemeğe davet ederken gerçekten ona değer vermiyor, sadece kafasında kurguladığı bir kıymetlendirme esasına göre davranıyordu.