Ne sizi tanıyasım var ne de kendimi tanıtasım geliyor.
#305760478
Yeni yerler, yeni müzikler, yeni filmler, yeni kitaplar, yeni hayatlar, yeni bakış açıları keşfedin!
Sabitlenmiş gönderiyi okuyunuz.
Son zamanlarda okullarda sıkça karşımıza çıkan ve ne yazık ki yakın zamanda bir tanıdığımızın ilkokula giden oğlunun da maruz kaldığını üzülerek öğrendiğim bir sorun var: Akran zorbalığı. Erken çocukluk döneminde yaşanan bu tarz olumsuz deneyimlerin, çocukların ruh dünyasında ömür boyu taşıyacakları derin yara izleri bırakabileceğini çok iyi biliyorum. Ben de bir anne olarak, biraz daha bilgilenmek, en azından olası sorunlar karşısında ne gibi çözüm yolları üretebileceğime dair fikir edinmek amacıyla Rıfat Batur’un Zorbalık kitabını elime aldım. Ancak okuma deneyimimin sonunda söyleyebileceğim ilk ve en net şey şu ki: Bu kitap kesinlikle bir çocuk kitabı değil.
Bir çocuk kitabından beklenen en temel şey, işlediği temada çocuğun dünyasına yapıcı bir katkı sunması, empatiyi geliştirmesi ve kriz anlarında doğru çıkış yollarını göstermesidir. Ne var ki bu eser, zorbalıkla mücadele noktasında çocuklara koruyucu bir fikir vermek bir yana; adeta "nasıl zorba olunur ve bu durumdan nasıl sıyrılınır?" sorusunun el kitabı gibi tasarlanmış. Kitabın ana karakteri olan zorba Okan, yaptığı her zorbalıkta kendisine bir şekilde çıkış yolu buluyor, arkasına sığınacağı bahaneler üretiyor ve her seferinde bir şekilde paçasını kurtarmayı başarıyor. Metin, zorbalığın yanlışlığına odaklanmaktan ziyade, Okan'ın bu sistemi nasıl başarıyla yürüttüğünü anlatıyor.
Kitabın finalinde, diğer çocukların bir araya gelip birlik olarak Okan’ın zorbalığına "dur" demesi, o ana kadar inşa edilen yanlış mesajların yanında ne yazık ki çok cılız kalıyor ve hiçbir anlam ifade etmiyor. Hele ki ilkokul çağındaki çocukları hedefleyen bir kurguda, ana karakterin hoşlandığı kız olan Ezgi’den " bir öpücük beklediğini" söylemesi, benim için bardağı taşıran son damla oldu. Çocuk dünyasının masumiyetinden uzak bir
Pek çoğumuz gibi ben de bu eserin önce sinema uyarlamasını izlemiştim. Bu yüzden zihnimde Asel hep Türkan Şoray, İlyas ise Kadir İnanır’dı. Ancak kitap, olay örgüsü ve karakter derinliği yönünden filmden yer yer çok ciddi farklılıklar gösteriyor. Romanda, İlyas’ın römork ile geçitin aşılması konusunda yaptığı o büyük hatadan sonra içine düştüğü depresyon sürecini, vicdan azabını ve ruhsal savrulmasını çok daha detaylı okuyoruz. Elbette bu derinlik onun Asel’e ve çocuğuna yaptığı haksızlıkları, sadakatsizliğini haklı çıkarmaz; fakat bir insanın kendi kibri yüzünden nasıl adım adım kendi felaketini hazırladığını, insan olmanın o trajik zayıflığını çok daha net görmemizi sağlıyor. Yine de tüm bu savrulmaların sonunda Asel’in yaptığı seçimi son derece yerinde ve haklı buluyorum. Sevgi emektir dostlar.
Film izledim kitaba gerek var mı demeyin ikisi gerçekten çok farklı bazı yönlerden boş vaktiniz olursa okuyun.
Oldukça uzun bir inceleme olacak: İnceleme ve özet seklinde. SPOİLER İÇERİR DİKKAT!!
Yaşar Kemal’in Teneke romanı, her ne kadar yerel ağızlar ve yoğun yöresel ifadeler nedeniyle yer yer okuma akışını zorlaştırsa da, okuyucuya sunduğu o samimi anlatımıyla tam bir Toplumcu Gerçekçi klasik. Ben Yaşar Kemal'le, Orhan Kemal'le, Fakir Baykurt'la çok geç tanıştım. Biraz tersten başladım edebiyata ilkokul ve lisede Rus edebiyatını çok severdim.
Romanın yapısal olarak iki farklı yazım tarzından (bir kısmı tiyatro, bir kısmı düz metin) oluşması ve olay örgüsünde ufak nüans farklarının bulunması edebi açıdan ilginç bir deneyim. Ancak bir okur olarak ben ikinci kısımdaki o tiyatro kısmının tamamen düz yazıya çevrilmesini ve kitabının orada yer alan olay örgüsü üzerine kurgulanmasını isterdim.
Kitabı okurken asıl yoğunlaştığım ve beni derin düşüncelere sevk eden kısım, genç Kaymakam Fikret’in iç dünyası ve bürokratik yalnızlığı oldu. Yazarın, onun içsel sorgulamalarına daha fazla yer vermesini çok isterdim. Çünkü devlet mekanizmasında, hele ki böylesine sorumluluk gerektiren makamlarda işe yeni başlayan biri için hayat asla kitaplarda yazıldığı gibi ilerlemiyor. Fakültede, kanunlarda öğrendiğiniz teorik bilgiler sizi pratik yaşamın kurtlar sofrasına hazırlamaya yetmiyor. Önünüze "Ne olacak ki, altı üstü bir imza" diye getirilen kağıtların arkasındaki trajedileri görebilmek için acı tecrübeler gerekiyor. Tam da bu noktada, romandaki Katip Resul karakteri gibi, bürokrasiyi ve hayatı iyi bilen akıl hocalarına denk gelmenin memuriyette ne kadar büyük bir şans olduğunu kendi hayatımdan da biliyorum. Memur olan arkadaşlar beni anlayacaktır.
Ancak mesleğe çok erken yaşta başlamış ve çekirdekten yetişmiş bir devlet memuru olarak, Kaymakam Fikret’in yöntemine dair bir şerh düşmeden
TenekeYaşar Kemal · Yapı Kredi Yayınları · 201712,3bin okunma
SPOİLER İÇERİR!!!
Kitap ilgi çekici başlasa da,kitabın ortalarından sonra akış hepimizin televizyon ekranlarından aşina olduğu zengin kız-fakir oğlan dizileri tadında bir pembe diziye dönüyor.
Kitap ilerledikçe, olayların nereye evrileceğini, hangi karakterin kiminle nasıl bir bağ kuracağını az çok tahmin etmeye başlıyorsunuz. Açıkçası kurguda beni gerçekten şaşırtmayı başaran tek ters köşe, banka soyguncusunun bir kadın çıkması oldu. Bunun dışındaki tüm o "büyük" gizemler, kitabın sonuna doğru adeta bir aile dizisine dönüşüyor. İcinizi ısıtabilir, tüm karakterlerin iç dünyasına değiniyor ve hepimizin insan olmaktan mütevellit yaşadığımız kaygılara değiniyor ama edebi zevki biraz arka planda kalıyor.
Yaşlı Estelle’in aslında o evin sahibi olduğunu, köprüden kurtarılan Nadia’nın Zara'nın psikoloğu kız olduğunu ve dönüp dolaşıp bankacı Zara ile yollarının birleşeceğini sayfalar öncesinden seziyorsunuz. Hatta final sayfasını açarken içinizden şu his geçiyor: "Tamam, şimdi kesin o polis karakter gidip madde bağımlısı ablasıyla olan bağlarını bile toparlar ve herkes mutlu mesut yaşar. Ha bir de kesin Nadia ve Jack sevgili olur."
Ben şahsen edebiyatta bu kadar yoğun bir "pembe dizi" tadını çok sevmem. Bu kitap da hızlıca akan o klasik popüler kültür kitapları gibi noktalandı.
Kafa dağıtmam lazım diyorsanız okunabilir. Sevenine iyi okumalar dilerim.
*Dikkat Spoiler İçerir!!!!*
Arif Ergin’in *Tekvin* romanı, çok fazla hakim olmadığım bir konu olan İlluminati ve gizli cemiyetler dünyasını, Türk sanat tarihinin en gizemli figürlerinden Osman Hamdi Bey’in eserleriyle harmanlayan, oldukça akıcı ve sürükleyici bir kurguya sahip. Kitap kendini rahatlıkla okutuyor ve merak unsurunu canlı tutmayı başarıyor. Ancak finaline geldiğimde, açıkçası yazara ayıp olmasın ama kendimi kahkaha atarken buldum.
Hani birisi size çok ciddi bir şey anlatır, siz tam o sırada dayanamayıp gülersiniz de karşınızdaki bozulup *"Neye gülüyorsun?"* der ya; ben de kitabın son sayfasını kapattığımda tam olarak bu hissi yaşadım. Hikaye boyunca gariban başkarakterimiz Hakan; sahip olduğu ciddi su korkusuna rağmen yeraltı dehlizlerine giriyor, suların içine batıp çıkıyor, patlamalar atlatıyor ve kurşunların hedefi oluyor. Tüm bu ölümcül cefayı ise tek bir amaç için çekiyor: Kendisinin aslında kim olduğunu ve neyi koruduğunu öğrenmek. Finalde nihayet o dehlizlerden çıkıp İlluminati’ye karşı savaşan kadim bir cemiyetin son soyu olduğunu öğrendiğinde ise kurgu benim için biraz komik bir hal aldı. Çünkü o esnada sekreteri Ahu, sadece bilgisayarının başında oturup Fransız hükümetinin birkaç nüfus kayıt sistemine girerek Hakan’ın aslında kim olduğunu (Kenan Ruzly olduğunu) çoktan keşfetmişti. İnsan düşünmeden edemiyor: Hakan o karanlık dehlizlerde canını dişine takıp sürünmek yerine, en başta oturup Ahu ile birlikte iki tıkla ufak bir internet araştırması yapsaydı, zaten sonda öğreneceği hakikate hiç bu kadar eziyet çekmeden ulaşabilirdi.
Kitaba dair bir diğer eleştirim ise bitmel bilmeyen sis muhabbeti. Ne sismiş arkadaş, dagılmadı gitti, dedim. Hikayede o kadar çok olay, o kadar yoğun bir koşturmaca var ki; tüm bunların belirtilen o dar zaman diliminde
TekvinArif Ergin · Doğan Yayınları · 20182,720 okunma