Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Mustafa Çiftçi okumak, insana o bozkırın tozunu ve samimiyetini iliklerine kadar hissettiren bir rüzgar gibi. Kitabı bitirdiğimde zihnimde çok hoş bir seda kaldı bir de kiraz çiçeği kolonyası kokusu. Yozgat’ta ikamet ettiğim için o betimlenen yerlerin gözümde canlanması tarif edilemez bir keyifti.
Servet... Ah be çocuk! Matematik dersindeki başarısızlığına, bütün avareliğine rağmen seni çok sevdim. Belki de o edebiyat tutkun, o nahif ruhun beni sana bağladı.
Kitap boyunca o kiraz çiçeği kolonyasının kokusu burnunuzdan gitmiyor. Tam unuttum diyorsunuz, Servet hatırlatıyor. Onu en çok rahatlatan şey bu koku, sanıyorum annesini de öyle. İkisinin aynı kokuda huzur bulması, o anne-oğul arasındaki bağı öyle güzel anlatıyor ki... Okurken annemle beğendiğimiz ortak bir koku var mıydı diye düşündüm durdum.
Kitapta beni en çok kızdıran ise Servet’e el uzatmayan, onu anlamayan öğretmenleri oldu. Bir de Servet'in babasının sinir bozucu patronu. Edebiyat öğretmeninin nişanlanıp gitmesi, bir daha bir araya gelmemeleri, bazı detayların böyle yarım kalması ise bence harika bir tercih. Hayat gibi... Yazar gereksiz detaya boğmadan sonunu bizim zihnimize bırakmış.
Başta çok sinir olduğum bir karakter daha vardı, okulun hizmetlisi . Finaldeki davranışı resmen tokat gibi çarptı. Kimin içinde ne barındırdığı, kimin kime ettiği duanın kabul olacağı hiç bilinmezmiş. Hayat dersi gibi bir sondu. Karakteri ile ilgili sorunları olduğunu düşündüklerimizin bile içinde bazen beklenmedik bir ışık olabiliyor. (Hayat bizi bu kadar şaşırtmasın tabi. Ama yine de biri hakkında bir kanıya varmadan uzun uzun düşünmek şart. )
Bazı karakterleri çok sevmek, bazılarına ise itinayla çok kızmak yazarın başarısı. . . Kitabın inandırıcılığını artırıyor. Okuru içine çekiyor. Kitabın sonuna dek, bu Servet'e ne
Böcekler İçin Dilbilgisi / Mehmet Akif Yılmaz
Kitabı ilk gördüğümde içeriğiyle hiç ilgisi olmayan şeyler düşündüm. Ayriyeten grubumuzdaki bazı arkadaşlar gibi ben de direkt Dönüşüm’ü anımsadım; birinin her an bir böceğe dönüşeceği hissine kapıldım ama kitap sahiden çok başkaydı.
Haniiii bazı duyguların sözlükteki karşılığı sadece birer "etiket" gibi yavan kalır ya... Mehmet Akif Yılmaz, bu kitabıyla bize o etiketlerin çok ötesinde, ruhun en kuytu köşeleri için yepyeni bir gramer sunmuş. Mevcut kelimelerle kendimizi ifade etmeye çalışırken aslında ne kadar "eksik" kaldığımızı; yazarın kendini, hislerini ve hissedemediklerini anlatmak için yeni bulduğu kelimelerle yüzleşince daha iyi anladım.
Özellikle şu iki tanım, o sessiz karakterin çığlığı gibiydi:
Pintula: Kırıldığını belli etmeyen, anlatmaya kalksa utanan, "zaten" kelimesinin ardına hüzün saklayan o mahcup ruh hali...
Tortur: Bir şeylerin artık düzelmeyeceğini anlayıp o "bilinçli dağınıklıkla" yaşamayı kabullenme durumu.
Metin boyunca karakterlerin o sessiz anlaşmalarını, "yarın"ın kurallı ama anlamsız bir cümleye dönüşmesini izlemek, standart bir hikaye okumanın çok ötesindeydi. Bir yazarın; duyguyu doğrudan söylemek yerine onu bir "noktalama işareti", "sessizlik", "ironi" ya da "mutfaktaki karıncalar" üzerinden somutlaştırması, yazarlık zanaatı adına gerçek bir ders niteliğinde.
Ancak itiraf etmeliyim ki, kitaptaki isimsiz karaktere yer yer çok kızdım. Neden bu kadar çok susuyorsun? Konuşmayı tercih etsene! Karakter, Nermin ile bu sessizlik üzerinden "anlaştığını" sanıyor, hatta bu dilsizliği seviyor ama bana kalırsa bu evliliği asıl bitiren şey, o çok güvendiği "sessiz anlaşma"nın ta kendisi olmuş. Sessizlik bir köprü değil, bazen geri dönülmez bir uçurumdur çünkü.
Kitabın sonunda Nermin’e düştüğüm o