Sevdiğin biri var mı?
Evet.
Seni seviyor mu?
Evet.
Söyledi mi peki?
Hayır.
Nereden biliyorsun?
Her seferinde kitaplarımı geri verirken içine çiçek koyuyor.
Hepsini okuyor mu?
Elbette okuyor.
Öyle mi? Sordun mu ona?
Önemli yerlerin altını çizdiğini görebiliyorum.
O da insanlığı kurtarmak istiyor mu?
Evet.
Nereden biliyorsun?
Altını çizdiği cümlelerden...
“Benim şiirimi şiir yapan şey hatalarım, kusurlarım ve beceriksizliğimdir. Saman alevi gibi parlayıp sönen imgelerdir. Okuduklarında şöyle düşünecekler: Bu şiir değil ama nedense yine de şiir.”
Aklım başımda olsaydı şiir yazmazdım. Aklım başımda olsaydı her devirde nasıl beceriyorsam muhalif olmanın bir yolunu bulmazdım. Aklı başında olanlar, aklı başında olmayan bir cadının özgeçmişini istedikleri gibi kesip biçebileceklerini sanmışlar ve bir cümleyi çıkarmışlardır. Çıkardıkları cümle kendilerince muhtemelen caiz bulunmamış olabilir, belki bir şiir festivalinin 'saygınlığına ve ağırlığına yakıştırılmamış olabilir ki şiir hiç de onların istediği bir ağırlığı taşımayacak ve onların istediği biçimde saygın olmayacaktır. Şiir, gerçek şiir okurlarının ve gerçek şairlerin anlayabileceği başka tür bir ağırlık ve saygınlığı yaşatmıştır."
Sırtımı o rutubetli duvara bırakıp betonun soğukluğunu omurgamda hissettiğim o ilk an sanki içimdeki son bağ da koptu. İnsanın kendi yıkımını bu kadar çıplak bu kadar sessiz karşılaması meğer bir teslimiyet değil, her şeyin bittiğine dair o kapkara kesinlikmiş. Kaçacak bir yer kalmadığında insan o güne kadar sığındığı tüm o süslü yalanları o sahte dirençleri birer birer kusuyor. Aşağıya, bu hiçliğin tam merkezine inene kadar geçen o süre boyunca zihnimde yankılanan her şey şimdi bu loş odanın köşelerinde birer çöp gibi birikiyor. Ne bir öfke var içimde artık ne de bir itiraz. Sadece her adımın beni buraya getirmek için atıldığını fark etmenin o ağır o kıpırtısız ve iyileşmez melankolisi...
Kımıldamıyorum. Demek ki nihayet her şey olması gerektiği gibi, yani sonuna kadar faydasız sonuna kadar hareketsiz. Başlangıçların o gürültülü, sahte vaatleri de sonların o çoktan gecikmiş merhameti de bu tavanı küflü odanın betonunda hükmünü kaybetti.
Yukarıda, o şehrin çiğ ve yapış yapış aydınlığında debelenen ayaklar var; nereye gittiğini bilmeyen, çamura ve birbirinin pisliğine basıp geçen o sığ kalabalık... Hepsinin o aptal uğultusu seyreldi, inceldi ve nihayet şu sırtımı yasladığım dilsiz duvara çarparak söndü. Beni o iğrenç döngünün içine yeniden çağıracak her sese, kendimi bir hikayenin parçası sanma salaklığına çoktan sırtımı döndüm. Kollarım yanlarımda dünyaya dokunmayı çoktan reddetti. Yorulmak bile bir lüksmüş; çünkü yorulmak için hâlâ bir menzile inanmak, o anlamsız çarkta bir adım daha atmayı göze almak gerekirdi. Bense sadece durdum ve zamanın akışını izledim. Kolumdaki saatin o küçük metal tıkırtısı içimde çoktan patlamış olan o büyük, paslı yayı harekete geçirmeye yetmiyor artık. O kadranlara sığdırılan yapay ömürler, ancak hâlâ o caddelerde koşturan o zavallılar