Aklım başımda olsaydı şiir yazmazdım. Aklım başımda olsaydı her devirde nasıl beceriyorsam muhalif olmanın bir yolunu bulmazdım. Aklı başında olanlar, aklı başında olmayan bir cadının özgeçmişini istedikleri gibi kesip biçebileceklerini sanmışlar ve bir cümleyi çıkarmışlardır. Çıkardıkları cümle kendilerince muhtemelen caiz bulunmamış olabilir, belki bir şiir festivalinin 'saygınlığına ve ağırlığına yakıştırılmamış olabilir ki şiir hiç de onların istediği bir ağırlığı taşımayacak ve onların istediği biçimde saygın olmayacaktır. Şiir, gerçek şiir okurlarının ve gerçek şairlerin anlayabileceği başka tür bir ağırlık ve saygınlığı yaşatmıştır."
Sırtımı o rutubetli duvara bırakıp betonun soğukluğunu omurgamda hissettiğim o ilk an sanki içimdeki son bağ da koptu. İnsanın kendi yıkımını bu kadar çıplak bu kadar sessiz karşılaması meğer bir teslimiyet değil, her şeyin bittiğine dair o kapkara kesinlikmiş. Kaçacak bir yer kalmadığında insan o güne kadar sığındığı tüm o süslü yalanları o sahte dirençleri birer birer kusuyor. Aşağıya, bu hiçliğin tam merkezine inene kadar geçen o süre boyunca zihnimde yankılanan her şey şimdi bu loş odanın köşelerinde birer çöp gibi birikiyor. Ne bir öfke var içimde artık ne de bir itiraz. Sadece her adımın beni buraya getirmek için atıldığını fark etmenin o ağır o kıpırtısız ve iyileşmez melankolisi...
Kımıldamıyorum. Demek ki nihayet her şey olması gerektiği gibi, yani sonuna kadar faydasız sonuna kadar hareketsiz. Başlangıçların o gürültülü, sahte vaatleri de sonların o çoktan gecikmiş merhameti de bu tavanı küflü odanın betonunda hükmünü kaybetti.
Yukarıda, o şehrin çiğ ve yapış yapış aydınlığında debelenen ayaklar var; nereye gittiğini bilmeyen, çamura ve birbirinin pisliğine basıp geçen o sığ kalabalık... Hepsinin o aptal uğultusu seyreldi, inceldi ve nihayet şu sırtımı yasladığım dilsiz duvara çarparak söndü. Beni o iğrenç döngünün içine yeniden çağıracak her sese, kendimi bir hikayenin parçası sanma salaklığına çoktan sırtımı döndüm. Kollarım yanlarımda dünyaya dokunmayı çoktan reddetti. Yorulmak bile bir lüksmüş; çünkü yorulmak için hâlâ bir menzile inanmak, o anlamsız çarkta bir adım daha atmayı göze almak gerekirdi. Bense sadece durdum ve zamanın akışını izledim. Kolumdaki saatin o küçük metal tıkırtısı içimde çoktan patlamış olan o büyük, paslı yayı harekete geçirmeye yetmiyor artık. O kadranlara sığdırılan yapay ömürler, ancak hâlâ o caddelerde koşturan o zavallılar
Gitmek gerekiyor. Aslında gitmek çok kolay, sadece düz yürümek gerek ama kaldırımdaki taşların çizgileri sürekli yön değiştiriyor, patikalar çatallanıyor ve kendimi yine bu yabancı yolda ne işim olduğunu bilmediğim yerlerde ve insanların arasında buluyorum. Şu dağdaki karlar neden hala erimedi acaba, bu insanlar neden hep aynı hızla hep aynı yere doğru koşturuyor, kim uydurdu bu rotaları? Doğmak zaten en başından beri tuhaf bir hataydı. Benim rızamı almadan bu var olma yükünü bana kim yükledi? Ellerimi bulamıyorum, parmaklarım olmayan bir kumaşın içinde kayboldu ve sokaktaki her şey bana çok büyük geliyor. Binalar gökyüzünü yutacak kadar yüksek, arabaların gürültüsü kulaklarımı doldurdu. Bir devin kurduğu labirente yanlışlıkla bırakılmış bir çocuk gibiyim ama burası benim dünyammış, öyle söylüyorlar.
Şimdi burada oturmuş soğuyan hayatı izliyorum. Rüzgâr yüzüme çarpıyor. Birazdan buradan kalkmam, o insanların arasına karışmam ve üstesinden gelmem gereken sorumluluklar yığınına doğru yürümem gerekiyor. Saatlerin, odaklanılması gereken işlerin, ciddi yüzlerin ve bitmek bilmeyen o plastik cümlelerinin üzerine doğru. Ama yürüyemiyorum ayakkabımın bağcıkları çözülmüş yerde iki küçük solucan gibi kıpırdamadan duruyor ve ben bunlarla vakit öldürüyorum. Asfaltın üzerine uzanmış iki beyaz bağcık. Ne kadar saçma ne kadar büyük bir oyalama. İnsanlar yanımdan geçip giderken ne kadar da çok kalkmak istemediğimi fark ediyorum. Oturduğum yerde oturmaya devam etmek istiyorum. Ya da varlığımın yok oluşunu diliyorum.
Oysa tam orada veya burada ya da evde odamın köşesinde, dolabın arkasındaki o karanlıkta ya da tam şu an oturduğum yerde, ceketimin astarında, soluduğum havanın o görünmez boşluğunda çok saf, bembeyaz ve kusursuz bir sessizlik bir hiçlik bekliyor. Ölüm bir yerlerde durup
Eylem
@Raven_paradox
·
Aklıma birçok yol gelir bir doğan güne karşı,
Aklıma tek bir yol gelir bir batan güne karşı.
Rahatsızım ve neredeyse suçluluk duyuyorum çünkü kimi kez tuttuğum yasın bir telaşa, heyecana indirgendiğini sanıyorum.
Ama bütün yaşamım boyunca telaşlı, heyecanlı değil miydim ben?