İnsanların yazgıları çok farklı birbirinden. Kimileri güçlükle sürerler can sıkıcı, silik varlıklarını. Hepsi birbirine benzer bu zavallıların. Mutsuzdurlar.
Stefan Zweig’ın Satranç kitabı benim için sadece bir dünya şampiyonu ile gizemli bir yabancının gemideki karşılaşması değil, insan zihninin hem en güvenli sığınağı hem de en korkunç hapishanesi olabileceğinin sarsıcı bir kanıtıdır. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim o tuhaf ağırlık, Zweig’ın insan psikolojisini ne kadar derinlemesine, adeta bir cerrah titizliğiyle deştiğini bir kez daha anlamamı sağladı.
Kitaptaki en büyük çatışmanın, dünya şampiyonu Czentovic ile Dr. B arasındaki karakter uçurumu olduğunu düşünüyorum. Bir yanda kaba, eğitimsiz ama bir makine kadar kusursuz işleyen mekanik bir zeka; diğer yanda ise nazik, kültürlü fakat zihni parçalanmış, hassas bir entelektüel var. Zweig burada sanki bize dünyanın artık sadece "işlevsel" olanın, duygudan arınmış kaba gücün eline geçtiğini fısıldıyor. Dr. B’nin zarafeti, Czentovic’in duvar gibi soğuk gerçekliği karşısında tutunamıyor. Bu durum, günümüz dünyasında da sıkça hissettiğimiz, nezaketin sistem karşısında yenilmesi sancısını hatırlatıyor.
Özellikle Dr. B’nin tecrit altındayken delirmemek adına kendi zihnini ikiye bölerek kendiyle satranç oynaması sahneleri, insanın "hiçlik" karşısındaki çaresizliğini çok iyi özetliyor. Bir insan, dış dünyadan tamamen koparıldığında zihnini nasıl hem bir meşgale hem de bir işkence aletine dönüştürebilir, bunu dehşetle izliyoruz. Bu durum bana bazen kendi modern izolasyonlarımızı hatırlatıyor; kendi zihnimizde kurduğumuz o bitmek bilmeyen diyaloglar ve aşırı düşünme hali, aslında bizi hayata bağlayan bir halat mı yoksa bizi yavaş yavaş tüketen bir zehir mi, ayırt etmek çok zorlaşıyor.
Kitabın sonunda Dr. B’nin masadan kalkıp gitmesi ise bence bir yenilgi değil, kitabın en asil anıydı. Toplum bize her zaman ne pahasına olursa olsun kazanmayı ve asla pes etmemeyi öğütlese de,
SatrançStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2020279,2bin okunma