Oblomov içini çekti:
- Ah! Bu hayat, dedi.
- Nesi varmış bu hayatın?
- İnsana rahat vermiyor. Başını derde sokuyor. Ne olur, şöyle bir yatıp uyuyabilsem... Hiç kalkmadan.
“Şarap öyle güçlüydü ki yapışkanı çözmüştü. İğrençti. Yeni bir protez yaptırmak zorunda kaldık. Parayı nereden bulduğumuzu hatırlamıyorum, bulmuştuk bir şekilde, ama yeni protezi ile ata benzediğini hatırlıyorum.”
“Bütün ümitlerin tükendiği günler nasıl gelip çatarsa bizimki de öyle geldi çattı. Şarap yok, kısmet yok, hiçbir şey yok, ev sahibesinden kira için ya da bakkaldan içki için kredi yok. Çalar saati sabahın beş buçuğuna kurup rençper pazarına gitmeye karar verdim. Ama saat bile doğru çalışmıyordu. Bir keresinde bozulmuştu, açıp tamir etmeye çalışmıştım. Yaylarından biri kopmuştu, tek çare kısaltıp tekrar bağlamaktı.”
“McArthur parkının tam karşısındaki otelde kalıyorduk, Linda ve ben, ve bir gece oturmuş içkilerimizi yudumlarken pencerenin önünden bir adam uçtu aşağı. Çok tuhaftı, şaka gibi, ama adam kaldırımda patladığında işin şaka yanı kalmadı. “tanrım,” dedim Linda’ya, “çürük domates gibi dağıldı! Bağırsak, bok ve sümük gibi bir şeylerden yapılmışız! Gel bak şuna!” Linda pencereye geldi, banyoya koşup kustu, sonra banyodan çıktı, ona döndüm. “Allah belamı versin, yere dökülmüş bir tencere kıymalı makarnadan farkı yok! Kıymalı makarnaya yırtık bir takım elbiseyle gömlek giydirmişler!” Linda banyoya koşup bir daha kustu.”