Starbucks'da çalışsaydım kahve kaplarına insanların adını yazacağıma şunu yazardım:
Bir gün siz ve sevdiğiniz herkes ölecek. Son derece kısa bir zaman süresince ve küçük bir insan grubunu saymazsak yaptığınız ya da söylediğiniz hiçbir şeyin önemi kalmayacak. Bu, hayatın huzursuzluk veren hakikatidir. Düşündüğünüz ya da yaptığınız her şey karmaşık biçimlerde bundan kaçınmaya çalışmaktan ibarettir. Bizler son derece önemsiz kozmik tozdan ibaretiz; incecik mavi bir beneğin üzerinde hoplayıp zıplıyoruz. Kendi önemimizi hayal ediyoruz. Amacımızı uyduruyoruz, ama bizler hiçbir şeyiz. Boktan kahvenizin keyfini sürün.
Cüzamlılara yardım etmenin yolu sadece onların hastalıklarını tedavi etmekten geçmiyordu.Toplumun dışına atılmış,insanların yanına yaklaşmaya korktuğu bu zavallı kader kurbanlarının, çevreleri tarafindan kabul görmelerini de vazife edinmiştim.İyileşip çıkanlara iş bulmak,aileleriyle,çocuklarıyla ilgilenmek de bir yerde,tedavinin devamı gibiydi bence.
Halkın okuduğu günlük gazetelere Bakırköy'deki cüzamlı hastalarla ilgili makaleler yazmaya başladım. Yetinmedim,konuyu televizyona da taşıdım.Uğur Dündar'la cüzamı anlatan otuz beş dakikalık bir televizyon filmi yaptık.İşte o zaman yer yerinden oynadı.Hemen,haddimi aşmakla, Türkiye'de cüzam var gibisinden bir yalanı(!) söylemekle ve turizmi baltalamakla suçlandım.