Belirli türden sosyal düzen içerisinde (şehirlerde oldugu gibi) yaşayan insanların akıl hastalığına yakalanmalarının diğerlerinde (halk toplumları gibi) yaşayan insanlara göre daha muhtemel oldugu inancı çok eski bir tarihe sahiptir
Şehir yaşamının "çılgınlıkla" bağdaştırılması Thomas Jefferson'unn tarımsal yaşamın faydaları ve "üretimin" yozlaşması hakkındaki görüşlerinin güçlü bir çekiciliğe sahip olduğu Avrupa'nın yanı sıra Amerikada da da 17. ve 18. yy. boyunca belirgin bir şekilde artmıştır.
"Çılgınlık" genellikle dile getirildiği üzere uygarlık için ödemek zorunda olduğumuz fiyatın bir parçasıdır. Gerçekten de gördüğümüz gibi küçük halk topluluklarında yaşayan insanların, şehir toplumlarında yaşayanlara göre daha az stres deneyimi geçirdiği ve dolayısıyla da daha az bireysel patoloji sergilediği düşüncesi modern sosyal bilimin en net olarak bilinen varsayımlarından biridir. Örneğin psikiyatrist Fuller Torey, şizofreninin şehirleşmenin bir ürünü olduğu sonucuna varmıştır; Torey, hastalığın küçük ve geleneksel toplumlarda nadir olduğuna ve hatta 1800 yıl öncesinde Batıda da nadir olduğuna inanmaktadır.
Diğerleri ise şizofreninin bazı kırsal topluluklarda bir hayli yaygın olduğunu ifade etmiştir. Nancy Scheper-Hughes, kırsal Batı İrlanda'da çok yüksek olduğu iddia edilen şizofreniyi, bu hastalığın nedeni olduğuna inandığı sosyal stres etmenlerinin yaygın olmasıyla ilişkilendirmiştir. Sosyal izolasyonun, erkek kadınlar arasındaki düşmanlığın, geç evliliğin, çocuksuzluk ve evlenmekten bazı nedenlerle sakınmanın, zıt rol beklentileri ve alay konusu edilen aile ilişkilerinin, günah keçisi olma ve samimiyet korkusunun "korkunç portresi" olarak tanımladığı şeyi resmetmiştir.
Bu faktörlerin alışık olunmadık derecede yüksek şizofreni oranlarıyla birleşmesi halen