Güzel kokulu bir manolya ağacının altındaki beyaz, geniş bir taşın üzerine oturdum: bu taşın, bu manolya ne zaman ortaya çıktığını da hatırlamıyorum; bu sokağı, bu sokak köşelerini, bu şeyleri hiç tanımamam boşuna değil, hafızamı kaybettim, sanki suya batmış ve beni bilinmezin dibine götüren basamakları birer birer inmeye başlıyormuşum gibi bir duyguya kapılıyorum, bu köyde herhalde tek başıma kalacağım ama ne olursa olsun bu köyü kendi evim yapacağım ve Otilia benim için gelene dek senin sokaklarını dolaşacağım, köy.
Yolun ilk dönemecinde gözden kaybolduklarını görüyorum. Onlar gidiyorlar, ben kalıyorum; gerçekte ikisi arasında bir fark var mı? Gitmek bir çözüm değil zira gittikleri yer onların değil ve hiçbir zaman da olmayacak, tıpkı bana olduğu gibi, ben artık benim olmayan bir köyde kalıyorum: burada ben farkında olmadan gün batmaya, gece çökmeye ya da gün doğmaya başlayabilir, yoksa ben artık zaman mefhumumu mu yitirdim? Sokaklardaki yegane insan olmamdan ötürü San Jose’deki günler umut kırıcı olacak.