"Bir insan ne kadar yalnız olabilir ve bu yalnızlık nerede başkalaşır?"
Başlarda o dinginliği, sessizliği, karakterin kendi hâline kurduğu düzeni çok sevdim. İnsanlarla değil de kendiyle kalmayı seçmiş gibiydi. Sessiz, ama depresif değil.Yalnızlığına hâkim biriydi.
Altını çizdiğim çok fazla yer ve üstüne düşündüğüm pek çok paragraf oldu. Özellikle "kimse bu kadar yalnız kalmamalı"dediğim satırlar...
Ama sonra biri girdi hayatına ve her şey değişti. O tanıdığım kadın gitti, yerine bir başkasını sürekli düşünen, neredeyse ona tutunan biri geldi. Bu geçiş çok ani ve beni bir okur olarak ikiye böldü.
Bir yandan yalnızlığın sade güzelliğine hayran kaldım, diğer yandan bu yalnızlığın ne kadar kırılgan olabileceğini gördüm.Ama sonra düşündüm: Belki karakter yalnız kalmak istememişti. Belki hayat hep onu yalnızlığa doğru itmişti.Kendisi mi seçmişti bu hâli, yoksa başka seçeneği mi yoktu?
Kitap bana iki ayrı bölüm gibi geldi:
İlk bölüm: sessizlik, denge, kendiyle barışık bir yalnızlık.
İkinci bölüm: tek bir kişiye yönelmiş, sarsılmış, duygusal olarak savrulmuş bir hâl.