Zihnimizin dehlizlerine dair bugüne kadar bildiğim ne varsa, bu kitabı okuduktan sonra ciddi bir sorgulama sürecine girdi. Oytun Erbaş, alışılagelmiş "ruhsal sorun" tanımlarını bir kenara itip, meseleyi tamamen biyolojik bir zemine, yani beynin o karmaşık ve büyüleyici kimyasına oturtuyor. Kitabı bitirdiğimde hissettiğim ilk şey; aslında "ruh" dediğimiz o soyut yapının, aslında nöronlar, genler ve hormonlar arasındaki muazzam bir trafik akışından ibaret olduğu gerçeğiyle yüzleşmekti.
Erbaş, "Her insan kendi beyninin heykeltıraşıdır" diyerek aslında bize hem büyük bir sorumluluk hem de müthiş bir güç veriyor. Kitapta aşkın kimyasından tutun da inancın beyindeki genetik karşılığına, bağımlılıklardan obeziteye kadar pek çok konuya dokunulmuş. Özellikle otizm ve Alzheimer gibi konulardaki deneysel yaklaşımları, psikiyatrik hastalıkların sadece "konuşarak" değil, beynin çalışma mekanizmasını anlayarak çözülebileceğine dair umut verici ama bir o kadar da sarsıcı bir perspektif sunuyor.
Doğrusu, kitabı okurken yer yer "Acaba her şey gerçekten bu kadar mekanik mi?" diye düşünmeden edemedim. Ancak yazarın bilimsel literatürü kendi deneysel çalışmalarıyla harmanlayıp yalın bir dille anlatması, beynin bir "kara kutu" olmaktan çıkıp kontrol edilebilir bir organ olduğu fikrini sevmemi sağladı. Psikiyatriye karşı takındığı o "kara kitap" edasındaki kışkırtıcı tavır, aslında bizi standart kalıpların dışına çıkarmayı hedefliyor. Kısacası, beynimin anahtarını elime almışım gibi hissettiren, hem zihnimi yoran hem de ufkumu açan bir yolculuktu bu.