Spoiler ve karmaşa içermektedir.
Ben genel olarak çocuklar ağzından yazılmış hikayeleri severim çünkü hayal güçlerine biraz da olsa dokunabilme fırsatı verirler. Vatan Millet Samatya kitabı iki farklı çocuğun, Melek ve İnci’nin (Melek İnci’nin annesi) üzerinden üç farklı zaman diliminde geçiyor. Kitap Seray Şahiner’in okuduğum ilk kitabı. İkisini yakın zamanda okuduğum için Sinem Sal’ın Mihrap ve Elena Ferrante’nin Benim olağanüstü akıllı arkadaşım kitaplarıyla benzer yanlar taşıdığını hissettim. Sadece Vatan Millet Samatya ikisine göre çok daha sert. Bunun nedeni sanırım bizim toplumumuzun en karanlık, en ücra, en iğrenç noktalarına kadar iniyor. Bir çocuk ağzından ben bunları dinlerken tüylerim diken diken olsa da iki saniye sonra kitapta oluşan komik bir durum ve ya tam tersi komik bir durumdan sonraki ağır bir durum kitap içerisinde istemsiz bir dengesizlik unsuru oluşturmuş. Melek karakterinin 6 yaşından başlıyor hikayenin ilk bölümü, ikinci bölümü ise artık lise çağına geldiği dönemden devam ediyor. Sonra kitap buradan bir anda İnci hikayesine geçiyor. İnci’nin Melek’in kızı olduğunu anlamam biraz uzun sürdü açıkçası neden Melek’in küçüklüğüne gittik ki dedim hatta.
Birinci bölümde ana kötü karakterimiz Melek’in annesi iken, ikinci bölümde İnci’nin babası oluveriyor ki bu hikayenin en büyük yananı benim görüşüme göre zaten akıl kaybının sınırlarında dolaşan Melek oluyor.
Kitapta karakter gelişimleri bence biraz havada kalmış durumda. Hatta karakter gelişimini görebildiğimiz tek karakter olan İnci’nin babası benim düşünceme göre çünkü kıskançlık, şampuan gibi tetikleyici unsurlardan bahsediliyor. Hatta İnci bölümü babanın rahatsız edici davranışları etrafında şekilleniyor hep. Hikaye içerisinde hep bir kötülük var ve bu kötülükler arasında insan istemsiz bir
Agustina Bazterrica’nın nasıl bir bilinç altı olduğunu gerçekten çok merak ediyorum çünkü beni yine şaşırtmayı başardı. Sonrası azıcık da olsa spoiler içerebilir. Açıkçası Değersizler bana kalırsa Leziz kadavralardan bir tık daha zor bir okumaydı. Yazar yine kendi distopyası içerisinde Kadının kadına, Erkeğin kadına ve toplumun hayvana olan şiddet arzusunu bir değersizin (tanrının unuttuğu ya da tanrıyı unutan bu kadınlar cemaatinin en en düşük ikinci üyesi) geçmişinden ve şimdisinden dinliyoruz. Hikaye yakın gelecekte kıyametin elektrik kesintisi ve doğal kaynakların zehirlenmesi ile gelmesi sonrasında başlıyor. Bölümlere alışmak zor geldi bana açıkçası çünkü başlar sanki bir ritüelin başlangıcı gibi, ritme ayak uydurmaya başladığınızda ise kitap ilerlemeye başlıyor. Yazarların farklı denemeler yapmalarını seviyorum açıkçası çünkü aynı tarz hikayelerin anlatıldığı bir dünyada farklı üsluplar denemek cesaret işi. Kitap içerisinde Kirke’nin bölümü özellikle beni çok etkiledi. Orası last of us tarzında hissettirip şiddet oranı en yüksek bölümdü sanırım. Ondan sonra da zaten hep bir merak duygusu ile ilerledi kitap. Herkes beğenmeyebilir tabii, başta belirttiğim gibi yorucu bir novella. Okumak isteyenlere şimdiden iyi okumalar dilerim, okumuş olanların da fikirlerini yazmaları hoş olur. Unutmayın; inanç yoksa sığınak da yoktur.