Yüzyıl önce bir adam nice zorluklarla bir milletin hürriyeti için savaşsın, o millete bir ülke emanet etsin. Fakat gel gör ki o millet ülkesine sahip çıkamasın.
"Güneş öldü. Güneş batıp bizi terk ettiği anda öldü. Sonsuz karanlık üzerimize çöktü ve ebedi ızdırabını kalbimizin en derin noktalarına kadar nüfuz ettirdi. Gözyaşlarımızı elimizden aldı, sevincimizi ezdi geçti. Duygularımızı çürütüp bizi boş ağaç kabuklarından farksız etti. Her birimizin kalbinde parazitlenen bir tüplü televizyon var ve bu her ne kadar bizi rahatsız etse de üzerimizden atıp kurtulamıyoruz. Kalbimizde bu varken zihnimiz mavi ekran veriyor ve hiçbir şekilde hayata bağlanamıyoruz.
Varlığımızı anlamlı kılmak için hep bir koşuşturma içinde koşuyor ve bir işin ucundan tutmak, onu iyi yapabilmek için canımızı dişimize takıp var gayretimizle çalışıyor, çabalıyoruz. Bu acımasız dünya hayallerimizi dahi daralttı, kısıtladı ve hatta belirledi. Diğer insanların yarattığı roller için yıllarımızı veriyor ve bir kağıt parçasını elimizde görmek niyetiyle yıllarımızı bu insanların belirlediği yerlerde çürütüyor, en sonunda onu kazanıp yine başkalarının bizim yerimize seçtiği yerlerde o başkaları için hayatlarımızı ve zamanımızı veriyoruz. Karşılığında ise o insanların değer biçtiği para denilen birkaç kağıt parçası alıyoruz.
Bir çoğumuzun hayali bundan ibaret. Sadece bunun için mücadele ediyor ve en sonunda gözlerimizi toplumun bizim için önceden kalıplaştırdığı yerlerde açıyoruz. Bazılarımızın ise hayali bile yok, bu daha da kötü. Sözü geçen bu insanlar için hayat gelip geçen, olsa da olur olmasa da olur denilen şeyden ibarettir. Bir çoğumuz da hayatta herhangi bir anlamın olmadığını kabul etmiş; ya hayat nasıl gidiyorsa öyle yaşıyor, ya da intihar ediyorlar.
Değerlerimiz anlamını yitirdi. Savunabileceğimiz hiçbir şeyimiz kalmadı; belki şu küçük yaşamımız, belki de hakikaten hiçbir şey. Gittikçe çürüyen ve kendi kendini yiyen bir yaratığa dönüştü bu dünya.