• 1948 yılının mutlu ve müreffeh Türkiye'sinde traktör sayısı 1750 idi. Yassıada Komutanı'nın esas duruşta beklettiği Menderes'ten sonra bu sayı önce (1952'de) 13 bin 450'ye, sonra (1955'te) 31 bin 200'e yükseldi.
  • İnsan beynindeki görsel algı sistemi, beyin önemli bir bölümünü kaybetse bile çalışmaya devam edebiliyor. Carnegie Mellon Üniversitesi araştırmacılarının raporladığı bir örnek vaka, beyninin görsel sistemi zarar görmüş 7 yaşındaki bir çocuğun mucizevi durumunu açığa serdi. Beyninin sağ yarımküresinin bir kısmı, geçirdiği nöbetlere son vermek amacıyla ameliyetla çıkarılan U.D. adlı çocuk, operasyon sonrasında sol göze dair görme duyusunu yitirdiği halde, beyninin sol yarımküresi bu hasarı onarmak için fazladan çaba gösterdi ve yeni bağlantılar kurarak görme duyusunu iyileştirmeyi başardı.
  • Bu coğrafyada yani etrafımızdaki yerlere, tarihin çeşitli dönemlerinden bugüne onlarca belki de yüzlerce gezgin yeni yerler keşfetmek ve ticaret amaçlı gelmiştir. Yakın zamana gelirsek yani bundan 115 sene ve öncesine (çok yakın zaman değil ama, olsun) kimler gelmiş kimler geçmiş bu diyarlardan. Çoğu da dolaştığı bu coğrafyaya ait tuttuğu notları daha sonra ya kendisi ya da başkası kitap haline getirmiştir. Hala dolaşanlar var ve bu hikayeler de çok daha sonraları gün yüzüne çıkar.

    Mark Sykes de onlardan biri. Yani bir gezgin ama aynı zamanda bir diplomat ve bir İngiliz. O da bu coğrafya da tabiri caizse adım atmadığı yer kalmamış birisi. İstanbul'a Abdülhamid zamanında gelmiş onu çok yakından görmüş, batılıların anlattığı portreden çok uzak bir görüntüyle karşılaştığını da belirtiyor.

    Kitap, normal bir okuyucudan çok, tarih, sosyoloji alanlarında okuyan, araştıran kişilere yönelik. Çünkü anlatılan olaylar sadece roman, hikaye okuyan kişiler için sıkıcı gelebilir ama burada bir coğrafya içinde yaşam anlatılıyor. Özellikle tarih, coğrafyaya meraklıysanız, bu coğrafya da dünden bugüne kültür, dil, din, mezhep gibi çeşitli ortak veya farklı şeylerin bir arada olmasının oluşturduğu duygu ya da ayrışmayı görebilirsiniz.

    Bolca isim, şehir adı geçiyor. İyi ki haritalar, eskizler var. O sayede güzergah takip edilebiliyor.

    Kitabın anlatım ya da çevir dili de akıcı, anlaşılır. Öyle kasmadan sadece bazı yerlerde anlaşılmayan kelimeleri hariç tutarsak (ghazu nedir bulamadım?) iyi diyebilirim. Fakat çok sayıda köy, şehir adı geçiyor ve bazıları tam Türkçeye çevrilmemiş.

    Mark Sykes, bir diplomat ama seyyah sıfatıyla bugünün Lübnan, Irak, Suriye ve Türkiye topraklarında dolaşmış, notlar almış ve hikayeler dinlemiş.

    Mark Sykes, bilmediğimiz veya duymadığımız kişiler, yerler, kültürler hakkında kendi zaman diliminden bilgiler aktarılıyor. Kitap, bugün (2018) okunduğunda dünle bir köprü kurmaya yardımcı olabiliyor. 1900'lü yılların başlarında bugünle kıyaslanmayacak kadar imkansızlık içinde seyahate çıkan kişilerin yaşadığı o zorluk hissedilebiliyor. Araç olarak sadece at arabası ile yapılan seyahat ve ona rağmen ondan önceki
    seyyahların gitmeye cesaret edemediği yerlere gitmesi, farklı kültürlerle etkileşim halinde olması bugünden baktığımızda hiç de kolay gözükmüyor. Zaten Sykes de bu durumu belirtiyor. Ama yine de standart bir güzergah ve standart şeyler yazmak yerine biraz da bilinmeyene yolculuk ettiğinden bahsediyor.

    Beyrut'tan 1902 yılında yola çıkan Mark Sykes, tren yolculuğu sırasında, trende yaşadıkları, tren yolculuğu esnasında gördüklerini yüzyılın başından bize anlatıyor. Seyahat niteliğinde, dünün dünyasına bugünden bakmaya çalışıyoruz. Nereden nereye geldiğimizi görmemiz açısında önemli. Kısaca yeni adı 'ortadoğu' olan bu coğrafyada yaşadıklarını anlatıyor.

    Seyyahın ağzıyla anlatıyor, yani resmi bir yazışma diliyle olayları anlatmıyor. Yanlış, kötü, pis, iğrenç bulduğu şeyleri
    olduğu gibi söylemekten çekinmiyor. Zaten doğalı da bu değil mi? Yoksa o dolaşılan yer sadece hayal dünyasında oluşturulan bir düşünceden ibaret olur.

    Belki önyargı ya da değil ama kendisine kahve verilmemesini sapık bir düşünce olarak görmesi (s35), sonra kendisini
    ağırlayan şeyhin yemek davetine icap ettikten sonra kültürler arası farktan kaynaklı sebepler yüzünden önlerine gelen yemeği 'iğrenç' bulması yine önyargı mı yoksa gerçeğin ifade edilmesi mi bunu da bilemeyiz. Sonuçta kendi öznel açıklamalarını okuyoruz.

    Mark Sykes daha sonra Palmira'nın (günümüzde Suriye sınırları içinde yer alan antik şehir) tarihi hakkında bilgiler vermeye başlıyor. Hatta elinde bulunan Türkçe rehber kitabına danışarak çok az sayıda seyyahın burayı keşfettiğinden de bahseder.

    Atlarla yapılan yolculuk ve hava şartlarından kaynaklı konaklamalar neticesinde rehberin anlattığı hikayeleri
    okuyucularla paylaşıyor ama ayrıca dipnot olarak da bunun gerçek olup olmadığını da kendi bilgisine göre yorumluyor.

    Bu coğrafya içinde iç içe geçmiş hayatlar arasında bulunup, onların hikayelerini dinleyip, onların yaşamlarına göz atıp,
    onların şarkılarını söyleyip ve bunu yazıya döküp sonraki nesillerin de yararlanmasını sağlıyor.

    Müslüman, Hristiyan, Musevi ve bunların içindeki farklı dini yapılanmalar hakkında bizi bilgilendiriyor.

    Adım adım dolaştığı için gördüğü, duyduğu şeyleri not aldığı için nesnel bir anlatım beklenemez. Tamamen öznel bir durum
    ortaya koyuyor ve unutmayalım ki anlatılan olaylar 1900'ün ilk yılları.

    Anlatım içinde resimlerin, krokilerin bulunması anlatıma zenginlik kazandırırken ayrıca buraları bilmeyen kişilere de
    kılavuzluk yapıyor.

    Kilisin güzelliğinden, tarihsel dokusundan, konuşulan dillerin zenginliğinden, yolların düzgünlüğü, camilerin güzelliğinden bahsederek sonradan gelecek seyyahlara rehberlik ediyor. Yolda karşılaştıkları köylüler veya uzaklarda kalan köyler hakkında etrafta duyduklarını da yazıya aktarmış. Hiç durmadan dolaşmış, hanlar, evler veya manastırda yatarak da yolculuğuna devam etmiş.

    Türkler, Araplar ve Kürtler hakkında ilginç tespitleri de kitapta yer almaktadır. Bu yazılanların bazıları rahatsız edebilir ama yazarın kendi öznel düşünceleri olduğunu da unutmamak gerekir.

    Gezdiği ya da eyleştiği köylerde gördüğü şeyleri olduğu gibi - bazen hoşunuza gitmeyecek şeyler okuyabilirsiniz - anlatmış. Kirli demiş, pis demiş, kötü, hırsız, iyi, güzel gibi bütün sıfatları sayfalar içinde kullanmış. Yalan veya doğru.
    Bölgede yaşayan halkın gelenekleri, yaşama bakışlarını görebilir ve örneğin yerde bir ekmek bulursan bunu mutlaka yüksek bir yere koymayı unutma diyerek, arkadan gelecek seyyahlara bu coğrafyada ki Müslüman adetleri hakkında bilgi vermekten çekinmiyor.

    Sadece tarih de anlatılmıyor. Bölgeye yaşayan insanların fiziki özellikleri de kitabın içinde yer alıyor.

    Lübnan'da başlayan seyahat Tiflis'te bitiyor.

    Notlar:
    + Bazı kelimeler Türkçeye tam çevrilmemiş. Mesela Ghazu nedir? Ya da benim gözümden kaçmış olabilir.
    + Xabur, Maxmur, Zaxo. Biz bunları Habur, Mahmur ve Zaho olarak bildiğimiz için bunların da bu şekilde yazılması daha iyi olurdu.
    + Bazı yerlerde Fransızca diyaloglar Türkçeye çevrilmemiş.
    + Kitabın kapak resmi, arka kapak tanıtım yazısı, kullanılan yazı tipi ve resimlerin yerleştirilmesi yerinde.
    + Bendeki kitapta Birinci Baskı 2015 diyor ama alt kısımda -c- Avesta 2017 diyor, bir hata olabilir.
    + İçindekiler, fotoğraf ve resimlerin listesi, haritaların listesinin verilmesi (genelde bazı kitaplarda bunlar gereksiz diye konulmaz) doğru.
    + İçindekiler bölümünde 20. Şırnax'a doğru, 225-227. sayfalara gelindiğinde Şırnak olarak geçiyor. Kısaca bir bütünlük olmasında fayda var.
    + Bu kitap 1904 yılında İngiltere'de yayımlanmış ve telif hakkı kalktığı içinde eğer İngilizce biliyorsanız özgün dilinde okuyabilirsiniz. E-kitap internette bulunuyor.
    + Sykes - Picot adıyla anılan İngiliz/ Fransız gizli anlaşmasının mimarlarından biri. Osmanlı İmparatorluğu'nu gizli bir anlaşmayla parçalayıp, kendilerine göre yerler alan 2 devletin bu gizli planı hem kendi aralarında çıkan anlaşmazlık hem de çarlık Rusya'nın yıkılmasıyla Lenin tarafından açıklanmıştır.
    + Skyes-picot gizli anlaşmasının mimarlarından biri olan Mark Skyes'in o malum ve Melun gizli anlaşma öncesi yaptıklarını bilmekte fayda var. Çünkü bazı şeylerin tam olarak yerine oturmasında kişilerin yaşadığı dönem içinde yaptıkları önemlidir.

    Burada bu gizli anlaşma ile ilgili bilgi yok ama o sürece giden yolun bir kısmı da bu seyahatlerde edindiği bilgiler de olmasın? O yüzden bu tür seyahat notlarından derlenen kitapların okunmasında fayda var. Duyduğu, gördüğü hem de bildiklerinin neticesinde ortaya çıkan bir derleme. İlerki yıllarda
    ortaya çıkan gizli anlaşmanın temelleri de bu yıllarda atılmış olmasın? Bu coğrafyada güçlülerin kendi çıkarları doğrultusunda insanları, coğrafyayı, doğayı nasıl ayırdıklarını ve nasıl katlettiklerini görmemek mümkün mü?

    + 27/3/2018 - 5/4/2018 tarihleri arasında okunup, notlar çıkartılıp 21/10/2018 itibarıyla düzenlenip, siteye
    eklenmiştir.
  • "şu ana kadar yaşamış toplam insan sayısı
    108 milyar olarak tahmin ediliyor."

    kaynak: national geographic Türkiye dergisi, haziran 2011 sayısı, s.80.

    Yer altında 108 milyar vefat eden var.
    Şu an yaşayan yaklaşık 8 milyardan;
    1 i siz,
    1 i ben,
    1 i biz,o,onlar...

    Yer altında yer ustundekinden fazla insan var!

    Birkul
  • Ölüm uyandı artık
    Seninle sürüp gidecek sanırım bu yalnızlık
    Tutamadığım ellerinden başlıyorum oysa ben seni sevmeye
    Nasıl bir sessizlik bu?
    Ben sana bir otobüs dolusu mutsuz insanla gelmeye çalışıyorum
    Sana Platon'un ideal devleti, sana rasyonel sosyalizm, sana Fransız Devrimi
    Bana gelişmekte ve büyümekte olan Türkiye.

    Özkan Günaydın
  • Mustafa Kemal nedendir; Atatürk sonuç. Soruyorlar sevgili Yılmaz Özdil böyle tanımlıyor.
    Duyduğum zaman evet, gerçekten de öyle dedim kendi kendime. Benim niye aklıma gelmedi ki?
    dedim. Oturup düşünmedim ki gelsin. Sonra kızdım kendime. Aslında hepimiz biliyoruz. Mustafa
    Kemal nedendir, Atatürk sonuç. İyi de hepimiz kelimelere dökemiyoruz bunu. Tamam kabul,
    herkes kelimelere dökse kim Yılmaz Özdil olacak? Doğrudur... Ama bir tane Yılmazla olmuyor bu
    iş. Yakın geçmiş bunu çok iyi gösterdi bize. Bir tane değil bin tane Yılmaz gerekiyor, bin tane değil
    on bin tane Yılmaz gerekiyor. Bir Yılmaz'ın yazdığı 1 haftada 500 bin satıyorsa bin, on bin
    Yılmaz'ın yazdığı kim bilir kaç bin kaç milyon satar. İşte ancak o zaman güzel günler göreceğiz.
    İşte ancak o zaman güneşli günler göreceğiz. Geçmişin insanları bugün gereksiz bir inikamın
    peşine düşmüşler, sancısını hepimiz çekiyoruz. Bugünün insanları da gelecekte gereksiz bir
    intikamın peşine düşmesin. Düşmesin be kardeşim. Düşmesin ki kuvvetimizi iç bünyede tüketmek
    yerine dışarıya çevirebilelim. Ancak o zaman bundan 20 yıl sonra tombul parmaklı zengin bir
    zübbenin gelip de yargımıza emir vermesini engelleyebiliriz. Ancak o zaman ekonomimizi,
    tombul parmaklı bir serserinin çökertmesini engelleyebiliriz. Bak gene... diyorsunuz ki
    ekonominin onunla alakası yok. Tamam haklısınız yok ama napalım? Olmuşla ölmüşe çare var mı?
    Varsa bana Atatürk'ü geri getirin? Varsa bana Hz.Muhammed'i geri getirin. Ama yok...
    Getiremezsiniz. Farkında mısınız eskiden Hıristiyanlarla Museviler birdi Müsülümanlar
    paramparça. Ama Türkiye Cumhuriyeti dimdik ayaktaydı. Tek vücut bir şekilde mücadele ederdik
    dışarıya karşı. İyi hatırlarım eskiden şehit verildiği zaman sokaklar şehitler ölmez nidalarıyla inler,
    her gözden aynı acının yaşı akar, her kalp aynı duyguyla titrerdi. Şimdi senin benim şehidim oldu.
    İçimizde binbir kaygı binbir soru. Başarabiliriz. Bİliyorum başarabiliriz. Yeniden bir araya
    gelebiliriz. Yumuşak bir dil, çoğunlukcu değil çoğulcu bir siyaset, şeffaf bir yönetim ve bağımsız
    bir yargıyla başarabiliriz. Toplumun tüm kesimlerini aynı çatı altında toplayabiliriz. Oturup güzel
    güzel konuşabiliriz. Bakın parçalandık. Bizi kimse yıkamaz ayaklarını bırakın artık. Görmüyor
    musunuz millet birbirine düşman olmuş. 7 milyondan fazla deist var ülkede. Tüm bunların
    müsebbibi ben miyim? Neden sorusunu sorup nasıl sorusuyla başarabiliriz. Yılmaz Özdil, Mustafa
    Kemal kitabıyla yeni bir umut uyandırdı bende. Okurken duygulanıp, cesaretlendim.
    Başaracağımıza dair inancım kuvvetlendi. Hani diyor ya Livaneli : "Düşlerin parlayıp söndüğü
    yerde, Buluşmak seninle bir akşamüstü, Umarsız şarkılar dudağımda bir yarım ezgi, Sığınmak
    gözlerine sığınmak bir akşamüstü... Gözlerin bir çığlık bir yaralı haykırış, Gözlerin bu gece çok
    uzaktan geçen bir gemi... " İnanın çocuklar, yapabiliriz. Türk milleti bir olabiliriz. Birbirimizi
    suçlamayı bırakmalıyız. Geçmişle hesaplaşmanın kimseye faydası yok. Gazetelere bakıyoru 3
    sütun üstüne kap kara haykıran puntolarla, fotoğrafı yanında tombul parmaklı zengin zübbesinin
    66 cm kared gülüyor ağzı kulaklarında. Kemalist olmak da ayıp değil, Erdoğancı olmak da. İslamcı
    olmak da ayp değil, komünist olmak da. Aziz bir milletiz. Biraz da heyecanlıyız eyvallah. Belki
    biraz fazla heyacanlıyız. Olsun be... Bizi biz yapan değerler değil mi bunlar. Hiçbir şeye inanmadan
    hiçbir şeyi savunmadan yaşamanın ne anlamı var zaten. Ama inançlarımız bizi neden düşman
    yapıyor ki... Yapmasın, sevelim birbirimizi. Zor biliyorum. Uzun sakallı şalvarlı bir adamı sevmek
    zor... Mini etekli bir kızı sevmek zor... Kimisi için her sözünde Allah diyeni sevmek de zor, kimisi
    için Allah demeyeni sevmek de zor... Ama kaybediyoruz. Sadece herhangi bir grup değil hepimiz
    kaybediyoruz. Halbu ki biraz okusak... Okumak dedim değil mi. Eyvah! Amerikan emperyalizminin
    yasaklı kelimelerinden birini söyledim. "Müslüman bir Türk evladı okuyamaz. Okumamalı.
    Okursalar birleşirler. Birleşirlerse biz kaybederiz..." Biliyorlar kaybederler. Biz neden kazanacağımızı göremiyoruz? Sayın Yılmaz Özdil arz ederim efenim. Ne de güzel yazmışsınız.
    Farkında mısınız bilmem ama kaleminizden "yurtta sulh cihanda sulh" dökülmüş. Mustafa Kemal
    her yerde değil mi? Dünya durdukça son söz değil ön sözdür Mustafa Kemal... Bu yazı da burada
    biterken kendinize iyi bakın, sevgiyle kalın, Atatürkle kalın, hoşçakalın...
  • Kitabı bitirmenin hüznünü ve başka bir kitaba başlamanın heyecanını yaşarken bir an önce fikrimi beyan edip acizane düşüncemi paylaşmak istedim.Kitap ne kadar aşk romanı gibi gözüksede o dönemin tarihini bize yaşatıyor okadar sürükleyici ve akıcı bir eser olduğunu söylemeliyim , iyi bir okur iki günde bitire bileceği bir kitap . Kitapda ikinci dünya savaşı sırasında Türkiye'nin bir yandan Ingiltere bir yandan Almanyanin baskılarına ragmen tarafsız kalmaya çalımasını aynı zamanda cumhuriyetin getirdiği yeniliklerle insanların hayatlarının , kıyafetlerinin , yemek içmekten tutunda dini konulara kadar kültürünün ne denli değiştiğini, bu değşimin insanlar üzerinde olumlu ve olumsuz etkenlerini çok ayrıntılı bir şekilde anlatıyor .Bu roman gerçek bir yaşam. Öyküsü olmasa dahi ozmanın nazilerin gerçek yüzünü şeffaf bir şekilde bize yansıtıyor .Almanya'nın Fransa işgali ve o dönemki yahudilere sokak ortasında sünnet kontrolü yapıp yaka paça çalışma kamplarına götürmesini anlatıyor .Çalışma kampları dedimse de sonucu ölümle sonuçlanan bağzı insanların sabuna çevrildiği bağzılarının kurşuna dizildiği yada daha farklı şekilde öldürülen sadece yahudi oldukları için ölüme sürüklenen o masum insanların öyküsünü anlatıyor . O dönemin Türk diplomatları yahudi olup Türkiye ile azda olsa bir bağlantısı olan bu zavallı insanları kurtarma çabasını anlatıyor .NEFES NEFESE. Adı gibi nefesinizi tutup okuyacağınız bir kitap