Sana eposta yazamadım; çünkü benim için fazla hızlı o. Hatırşinas'ta sıcakla serin arası bir cuma öğle sonrası, yanımda Bulak'la otururken yazmak daha güzel. Az önce mantarlı pizza da yemişken, okumaya devam ettiğim şu 8E sözlüleri bir anda bana fazla geldi. Güneş, La Marine bloklarından uzanıp Hatırşinas'taki çamların arasından süzülüp hem yüzüme, hem gözlerime düşüyor...o kadar güzel bir an ki...masada duran kağıtlar, az ötede beni bekleyen çay...yan sandalyede uzanmaktan sıkılıp da kucağıma gelen Bulak, onun o kirli elleri, tüyleri, ve beni hiç ama hiç ilgilendirmeyen bütün o temiz olamama duygusunun içerisinde kucağımda gözlerini kaparken, düşünüyorum da, şu koskoca kainatta, kısacık ömürlerimizle biz ne de güzeliz... ölümlü, temiz kalamayan, yalnız, ikimiz...
Her bir satırı edebiyat dolu güzel özleme yazının tadı harikaydı. Yazar olduğun yine orada da gösteriyordu kendini: hatırlamak, hayâl etmek, icat etmek... bu sabah 8E'de dersteyken Öykü seni sordu... ne zaman gelecek, diye sordu seni. Özlenmek güzel. Kitabı basılınca hem okula hem de nasipse haziran ayındaki kitap fuarına gelecek, dedim senin için. Muhakkak ki özleniyorsun. Ve kelimeler özlerken de, yazarken de güzeller.
Okulda sıkılıyorum. Aile sahibi olmak, dert sahibi olmak, herkesi bir yerlerden yakalamış götürüyor. Ama iki sene sonra bile, Evren aramışken, bazen sadece sevgi de yeterli oluyor, diyorum. Timur Aktemur'da şimdilik bir kaybın yasını tutuyorum. Yas değilse de, bir yaram var. Elbette savacak...yaralar iz bıraksalar da bir gün kayboluyorlar.
Özlediğin Kartal'da minibüs ve tren sesleri arasında, Kordonboyu'nun bütün o aşina olduğun akışı içerisinde, kucağımda sevdiğim bir oğlumla yazıyorum. İstanbul'u özleyen herkesin hikâyesini merak ediyorum- ancak onlar hangi İstanbul'un hikâyesini merak