Hikâyemiz adı bilinmeyen bir ülkenin adı bilinmeyen bir kentinde geçiyor. Arabasında yeşil ışığın yanmasını bekleyen bir adam ansızın kör olur. Oradaki insanların yardımıyla hastaneye götürülür ve adamın körlüğünün hiçbir fizyolojik açıklaması yapılamaz. Zamanla adamın yaşadığı körlük hastanedeki doktora, oradaki diğer insanlara kısacası adamın temas ettiği kişilere buluşmaya başlar. Körlük deyince aklımıza karanlık gelir ama burada yaşanılan körlük tam tersine bembeyaz bir boşluktur. Körlük artamaya başlayınca hükümet bazı tedbirler alır. Kör olan kişileri ve onlarla temas edenleri eski bir akıl hastanesinde ayrı bölümlerde karantina altına alırlar. Burada ilk kör, ilk körün karısı, ona bakan doktor, doktorun karısı ve üç kişinin yaşadıklarına tanık oluruz.
Kitapta olaylar distopik bir dünyada yaşanır. Kitabı okurken körlüğün ilk anlamı olan görme bozukluğundan mı bahsediyor yoksa toplumsal anlamda bir körlük mü kastediliyor diye düşünmeden edemiyorsunuz. Olağanüstü durumlarda yöneten kesim de zarar görür veya yok olursa ya da toplumsal kuralların, cezaların bir hükmü kalmazsa insanların nasıl da acımasız olabileceklerini görmek gerçekten insanı ürkütüyor ki aslında bu düzen doğal olan düzen değilken. Asıl körlük gözlerde mi vicdan da mı?