"Nehrin kaynağına doğru gitmek, dünyanın ilk günlerine, bitkilerin coşup her yeri sardığı ve büyük ağaçların hükümranlık sürdüğü dönemlere yapılan bir yolculuk gibiydi. Kurumuş bir dere, büyük bir sessizlik, geçilmez bir orman. Hava sıcak, yoğun, ağır ve durgundu. Güneşin pırıltısında neşeden eser yoktu. Su yolunun uzun, ıssız bölümleri, gölgelerle kaplı uzaklıkların karanlığına akıyordu. Gümüş gibi parlayan, berrak kumsallar da su aygırları ve timsahlar yan yana güneşleniyorlardı. Genişleyen sular, ağaçlarla kaplı sürüyle adacığın arasın dan akıp gidiyordu; o nehrin üzerinde, sanki çöldeymiş gibi yolunuzu kaybediyor, gün boyunca sığ sulara toslu yor, nihayet büyülendiğinizi ve bir zamanlar -bir yerler de, çok uzaklarda, belki de bir başka hayatta- bildiğiniz her şeyden sonsuza dek koptuğunuzu sanıyordunuz. Bazen kendinize ayıracak tek bir saniyeniz olmadığı zamanlardaki gibi, geçmişinizin yeniden canlandığı anlar oluyordu; fakat bitki, su ve sessizlikten ibaret bu garip dünyanın bunaltıcı gerçekleri arasında hayretle anımsanan huzursuz ve gürültülü bir düş şeklinde canlanıyordu anılar. Ve yaşamın bu dinginliğinin huzurla uzaktan yakından benzerliği yoktu. Esrarengiz, anlaşılmaz bir niyet hakkında kara kara düşünen, amansız bir gücün dinginliğiydi bu. Kinci bir tavırla bakıyordu size. Sonradan alıştim buna; görmüyordum artık; vaktim yoktu. Dar geçiş yollarında sürekli tahmin yürütmek zorunda kaldım; gizli kıyıların yerlerini bulmaya yarayan işaretleri çoğu zaman sezgi yoluyla fark etmem gerekti; batmış kayaları gözlüyordum; teneke yığını gemimi parçalayıp canına okuyacak ve tüm hacıları boğacak, nehrin dibine saplan mış, yaşlı, lanet olası sinsi bir ağacı şans eseri sıyırıp geç tiğimde, kalbimin uçup gitmesini önlemek için dişlerimi hızla ve ustalıkla kapatmayı