Yaşadığımız sürece asla tatmin edilemeyecek olan, doymak bilmez rahatlama arzusundan ötürü huzur bulamıyor olmamız paradoksaldır. Tanatos tarafından aşağılanan ve işlenen bu arzu, neticede ancak ölümde tatmin edilebilir; ama buradaki ironi, bizi takıntılı, saplantılı ve bağımlı “düzen inşacıları” haline getirenin, böylece canlı, neşesiz ve hep huzursuz tutanın, dün ulaştığımız yeri bugün aşmaya sevk edenin de, bir mezarlık gibi şekillenen “nihai düzen” tasavvurunun ta kendisi olmasıdır. Her gerçekliği düzensiz ve ıslah gerektiriyormuş gibi yaşamamıza neden olan, düzene karşı dindirilemeyen susuzluğumuzdur. Sanırım gözetim, enerjisiz ve işsiz kalmaktan korkmasına gerek olmayan nadir sektörlerden biridir…
Ve nerede bulunabilirdi Atman, yeri yurdu neresi olabilir, ezeli ve ebedi kalbi nerede çarpabilirdi insanın kendi Ben’inden, kendi özünden, herkesin kendi içinde taşıdığı o yok edilmezden başka? Peki neredeydi bu Ben, bu öz, bu en son nesne? Et değil bu, kemik değildi, düşünme değil, bilinç değildi, böyle diyordu bilgelerin bilgeleri. Nerede, peki neredeydi o zaman?