Kitap okuma denilen şey benden koparılıp alınır-sa, hiçbir hayat deneyimi olmayan ben ağlanacak hâlde olurdum galiba. Kitapta yazılanlara işte o kadar çok gü-veniyorum. Bir kitap okuduğumda, onun için deli olur, ona güvenip empati duyar, onu özümser ve hayatımın bir parçası hâline getirir, başka bir kitap okuduğumda ise ânında değişiveririm. Insanların sahip oldukları şeyleri çalıp onları düzgün bir şekilde yeniden yaratma becerisi, bu sahtekârlık, benim özel bir yeteneğim. Bu sahtekârlıktan, kurnazlıktan gerçekten nefret ediyorum.
Her gün hata üstüne hata yapıp utanırsam belki biraz ağırbaşlı olurum. Ama yok, böyle bir başarısızlıkta bile bir şekilde bahaneler üreterek, her şeyi güzelce kalıbına uydurarak arkasında ayakları yere basan bir teori varmış gibi gösteririm. Ve bunu yapmak için umutsuz bir gösteri sergilemekten çekinmem.
Sonra, yeşilin en koyu olduğu zamanda öğle yemeği için Pariste bir restorana giderim.
Melankolik bir tavırla hafifçe elimi çeneme yaslayarak, dışarıdan geçip giden insan selini izlerken omzuma biri dokunur. Aniden müzik, gül valsi. Ah, ne keyifli. Gerçek olan tek şey sadece bu eski ve garip desenli uzun ince şemsiye. Acınası ve zavallıyım. Küçük Kibritçi Kız gibi-yim. Gidip biraz ot falan yolayım bari.
Böyle bir ruh hâli uzun süre devam ederse, acaba insan Tanrı gibi mi olurdu? Isa gibi.
Ama kadın İsa fikri dehşet verici.
Sonuçta benim boş zamanım çok olduğu için ve hayatın zorluklarıyla falan da uğraşmadığımdan her gün gör-düğüm, duyduğum yüzlerce, binlerce şeyin akışıyla baş edemiyorum. Ben öyle dalmışken, hayaletlere dönüşüp ardı ardına süzülüyorlar mı acaba diye merak ediyorum.