Mine Söğüt’ü ilk kez bu kitapla tanıdım…
Ama daha ilk sayfalarda anladım ki, bu yalnızca bir “ilk roman” değil;
bir ruhun, bir hafızanın, bir itirazın ilk kapısı.
Beş Sevim Apartmanı’nı okurken kendimi tuhaf bir yerde buldum.
Gerçeğin kenarında…
Karanlıkla aydınlığın tam ortasında…
İnsanların görünmeyen acılarının sessizce dolaştığı bir boşlukta.
Sonra yazarın bir röportajını dinledim:
“Gerçeğimiz batıldan besleniyor” diyordu.
Ve gerçekten de öyleydi.
Romanın mistik görünen yüzeyi, hayatın en çıplak hakikatlerine değiyordu aslında.
Dışlananlara, aforoz edilenlere, “uğursuz” damgası yiyenlere…
Toplumun görmezden geldiği bütün kırılganlıklara…
Mine Söğüt hiçbir şey dayatmıyor.
Ne düşünmemiz gerektiğini söylemiyor.
Cümlelerini yumuşak bir sis gibi bırakıyor içimize,
ve biz o sisin içinde kendi gölgemizle karşılaşıyoruz.
Roman ilerledikçe
her bölüm bir cam parçası gibi elime battı.
Kırık bir aynadan kendime bakar gibi hissettim.
Yüzler tamamlanmıyordu,
hikayeler kapanmıyordu,
ama o boşlukların arasında bir hakikat gezinip duruyordu.
Ve sonra…
Yangın.
Beş kişinin yaşadığını sandığımız apartmandan
tek bir beden çıkarıldı.
O an bir sessizlik çöktü içime.
Belki de o beş kişi hiç var olmamıştı.
Belki hepsi, doktor Samim’in parçalanmış ruhunun yankılarıydı.