“Oysa kendileri, Batı medeniyetinin baskısı altında kişiliklerini kaybederek, aşırı bir Batı hayranlığına yakalanmışlardır. Milletin kurtuluşunu, bu marazi düşkünlüğünü memlekete yaymakta buluyorlar. Yaptıkları, düşüncelerde türlü buhranlar yaratarak, yurdu karanlık meçhullere doğru sürüklemek. İzah ve ispat edemediği için, itham; anlayamadığı için inkar eden ümitsiz ve kısır tenkit. Gerçeği bilmez bu aydınlar, olması gerekeni keşfe çalışırlar… Tek amaçları vardır, toplumu yıkıp yeni baştan kurmak. Vatanlarında hiçbir manevi haz duymayanların, bu vatanla nasıl bir ilgileri olabilir?”
Kimse isteyerek kötülük yapmaz, diyordu ya hani, biz tersini söyleyeceğiz. “Her türlü aptalca hatanın kaynağı kötülüktür.” Kötülük, yani tembellik olmasa; akıl sahibi bir varlığın kendisine borçlu olduğu şeyden söz edildiğini artık duymama arzusu olmasa, kimse hata yapmaz. Kötülüğün kaynağı, eylemin amacı olan iyiliğin yanlış bilinmesi değildir. İnsanın kendine sadakatsizliğidir. Kendini bil artık Platon‘daki gibi “İyiliğin nerede olduğunu bil” anlamını değil, “Kendine gel, içindeki o seni yanıltmayacak olana dön” anlamını taşır. Kudretsizliğin yürüme temelliğinden başka bir şey değildir. Alçakgönüllülüğün başkalarının gözü önünde sendelemekten duyduğun kibirli korkudan başka bir şey değildir. Sendelemenin bir önemi yoktur; kötü olan sapmak, yolundan çıkmak, söylediğine dikkat etmemek, ne olduğunu unutmaktır. Öyleyse haydi kendi yolundan git.