Cevdet Bey Mari'nin Ziya ile bir çocukla konuşur gibi değil, eşiti olduğu bir insanla konuşur gibi ciddiyetle konuştuğunu fark etti. Sonra kadına hayran olmaktan korkarak, "Evet, ama bir tiyatrocu!" diye düşündü. "Bir aile ona ne kadar uzak!" Dışarı çıktı.
Cevdet Bey çocukla bir şeyler konuşmak istedi, ama sözlerinin onu telaşlandırdığını görünce bu işi erteledi. Aksaray'dayken camileri, orayı burayı gösterdi. Beyazıt'tan geçerlerken ramazanda buraya hiç gelip gelmediğini sordu. Harbiye Nezareti'nin ne olduğunu, orada ne yapıldığını anlatmaya çalıştı, ama Ziya kelimelerden çok görüntülere değer veriyordu.
"Biz eskiden cevizi keyif için oynardık," diye düşündü. "Bunlar kumar için oynuyor, birbirlerinin cevizini alıyorlar galiba... İyi, iyi! Hiç olmazsa bu da bir şey; bir yenilik! Yeni kuşaklarda kazanma zevki oluşuyor işte." Düşüncelerinden utandı.
Doktor annesine baktı. Aynı kestane rengi bakış onu şefkat dolu yıllara geri götürdü.
"Korkuyor musun, anne?"
"Benim yaşımda artık pek bir şeyden korkulmaz."
"Günler iyice uzadı ve ben artık hiç burada bulunamıyorum."
"Geleceğini bilince seni beklemek zor gelmiyor. Burada olmadığın zaman da, ne yaptığını düşünüyorum."
Aureliano, dil öğrenme yeteneğinin, ansiklopedik bilgisinin, gitmediği yerler ve çok eski olaylar hakkındaki ayrıntıları aklında tutabilme gücünün, hiçbir işe yaramadığını ilk kez anlıyordu.