Bir gece ocakta çorba kaynarken, dükkânının arkasındaki boğucu sıcağı, tozlu badem ağaçlarına güneşin vuruşunu, öğle uykusu saatlerinin uyuşukluğunu yırtan trenin düdüğünü özleyiverdi. Macondo'dayken de ocakta kaynayan kış çorbasını, kahvecinin çığırtılarını, baharda küme küme havalanan tarlakuşlarını tıpkı böyle özlemişti. İki ayna gibi karşı karşıya gelen bu iki özlem arasında bunalan Katalonyalı, o eşsiz gerçekdışı duygusunu yitirdi ve çocuklara yazdığı mektuplarda hepsinin Macondo'dan ayrılmalarını, dünyaya ve insan yüreğine ilişkin bütün öğretilerini unutmalarını, nerede olurlarsa olsunlar geçmişin bir yalan olduğunu, anıların dönüşü bulunmadığını, geçip giden hiçbir baharın yeniden ele geçirilemeyeceğini, aşkların en çılgınca ve en vazgeçilmez olanının ömrün sonundaki bir anlık gerçek olduğunu akıllarından çıkarmamalarını öğütlemeye başladı.
Yemek odasının bir köşesinde durmuş, bir sandalye üzerinde sakin sakin oturan annesine bakıyordu. Annesi ev işlerini bitirdikten sonra gününü orada geçiriyordu. Ellerini dizlerinin üzerinde birleştirip bekliyordu. Rieux annesinin beklediğinin kendisi olup olmadığından emin değildi. Yine de, o geldiğinde, annesinin yüzünde bir şeyler değişiyordu. Çalışmayla geçmiş bir yaşamın bu yüze kattığı suskunluk türünden ne varsa o an canlanır gibi oluyordu.