Bir yaz akşamıydı ve vadi şu anki gibi görünüyordu; burada duruyordum ve önümde iki dünyanın, maddenin ve ruhun dünyasının arasında dile ve akla getirilemeyen dev uçurumunu görüyordum; koca boşluğun önümde boylu boyunca uzandığını görüyordum ve o anda dünya ile bilinmeyen kıyı arasında bir ışık köprüsü kuruldu ve uçurum aşıldı.
En sevdiğim şey cüceler, cadılar, parmak çocuklar ve onlara benzer diğer şeyler hakkında tüyler ürpertici hikâyeler dinlemek ya da okumaktı ama tebeşir ya da kömürle masaların, dolapların ve duvarların üzerine en tuhaf, en çirkin biçimlerde çizdiğim Kumadam hâlâ başı çekiyordu.
Tuna'daki kamp alanının ıssızlığını hiç unutabilir miyim? O bomboş bir gezegende yapayalnız olma hissini! Zihnim dur durak bilmeden şehirlere, insanların mesken tuttuğu yerlere kaçıyordu. Yanlarından üçer beşer geçtiğimiz o Bavyera köylerinin; normal, alelade insan meskenlerinin; köylülerin ağaçların, sıcak güneşin ve kızıl çatılı kilisenin arkasındaki kayalığın üzerindeki harabe bir kalenin altındaki masalarda bira içtiği o yerlerin "hissiyatı" için, sözün gelişi, ruhumu verirdim. Oralarda turistler bile hoş karşılanırdı.
Bir çocuk için umudunu kaybetmekten daha zarar verici bir şey yoktur. Kendi çocukluğunda Tanrı sevgisiyle cennet vaadinin insana en çok şevk veren güçlerden biri olduğunu hatırladı. O çocukluğunda daha farklı şeyler öğrenmişti. Beni Tanrı yarattı ve bir gün sonsuza kadar onun krallığında yaşayacağım.
Kirsch ise tam tersini iddia ediyordu: Ben kozmik bir kazayım ve yakında öleceğim.