Ben Halide Paşagil, aradan geçen yılların ardından bu sabah yine o eşikte duruyor gibiyim. On altı yıl önce durduğum eşikte. Tek bir fark var, artık genç bir kadın değilim. Üstelik şimdi bütün korkularımdan arınmış bir halde, hayatla ölüm arasında kimsenin bilmediği ıssız bir aralıkta yaşıyorum ve o küçük boşlukta unutulmaktan şikayet etmeyi çoktan bıraktım. Ezberlediğim roller hafızamdan çoktan silindi. Kelimelerini yitirmiş dargınlıklarla doluyum. Beni yıkabilecek ne kaldı ki bu dünyada? Yarım kalmış bir aşkı, kırık, paramparça bir aşkı yaşadım; sevdiğim adam kalbimi yaralayabileceği en hoyrat, en alçaltıcı ayrılık hikayesiyle uzaklaştı hayatımdan. Dargınlığım kaldı bi tek; anneme, babama, kardeşlerime beni sevdiğini inandıklarıma, çekip gidenlere. Çekip gidenlere en çok. Aslında hayata. Hayatıma.
“Hayali olmayan insan, çoktan ölmüş ve ne yazık ki öldüğünün farkında olmayan insandır.”
“Sen benim kaburga kemiklerimden yaratıldın.”
“Güzel başlayan fakat acıyla biten hatıraları kim anlatmak ister ki.?”
“Çünkü Nora, bazen öğrenmenin tek yolu yaşamaktır.”
+“Üstümde çok baskı vardı.”
-“Bizi yaratan şey baskıdır ama. İlk başta kömürsündür, basınç sayesinde elmas olursun.”
“Kütüphane dışarıdan kaçıp uygarlığa sığındığı bir yer gibiydi.”
Firdevs’le ben, bir kış sabahı donmamak için birbirine sokulan, iyice yakınlaşınca sivri okları yüzünden canları yanıp tekrar uzaklaşan, soğuktan donmakla, okların acısına katlanmak arasında güvenli bir yer arayan kirpiler gibiydik. Umutsuzluklar, acılar, çaresizlikler, boşluklar içinde birbirimize çarpıp savruluyorduk.