Kitabı okumadan önce kendime şu rutini çizmiştim: önce kitabı okuyup, sonra diziyi izleyecektim. Kitap güzeldi, ama açıkçası okuduktan sonra canımı azcık sıktı ve olayları tekrar dizi olarak izleme hevesimi kaybettim.
2 kahramanımız var: Füsun ve Kemal. Füsün karakterini okurken kadın ruhunun ne kadar karmaşık ve trajik olduğunu bir daha anladım. Her an her şeyi yapa bilir kadınlar. Duygularıyla yönetiliyorlar çünkü. İçlerinde kırıldıkları çok küçük şeylere bile takılıp kalabiliyorlar. Kitabın sonunda Kemalin onun küpesini farketmemesi bile hayattan kopuşunu getirdiği gibi. Birikmişlikler hep böyle olmadık ve basit şeylerden insan hayatlarını faciaya sürükleyebiliyor. Sebep asla küpe değildir. Sebep üst sınıftan olmadığı için tercih edilmeyişi, hep gizli gizli buluşmaya layik görülmesi, fark edilmeyişi ve hayallerini açıkca defalarca söylediği halde dikkate alınmayışıydı. Hayatındaki 2 erkek tarafından da gerçekten sevilmeyişiydi. Cinsel obje, güzel bir yüz ve beden olarak görülmesiydi.
Gelelim Kemal karakterine, ya da karaktersiz mi demeliyim. Erkeğin zayıf karakterde olması, kendi hayatına ve yanında olan kadının kim olmasına karar verememesi bana göre en büyük ayıp. Cemiyetin bu erkek için ne düşüneceğini sevdiği kadının yanında olmaktan, onunla evlenmekten, onu korumaktan daha üstün tutanlar mesela. Duygusal zorluklarla hayatını idame ettirmeye mecbur olan kadınlar bile onlardan daha kuvvetli ve daha cesurlardır zannımca. Bu da bir erkek için utanılması gereken bir durum her zaman. Kemal karakteri hayatı boyunca mutsuz olmaya mahkum o yüzden. Takıntılı doğasını da unutmamak gerekir. Füsunun evine 8 yıl boyunca her akşam gitmesi, ailesiyle zaman geçirmesi, evinden hep ona ait eşyaları alıp saklaması ve sonunda "Masumiyet Müzesi' oluşturması. Müze isminden çok