Selim geldi aklıma. O gün geldi. O günden sonra iliklerime kadar benimsemiştim ölümü. Şu an ise korkusunu yendiğimi anladım. Ölüm basit bir şeydi. Sadece ölüyordun. Hepsi bu.
Kapana kısılmıştım ve artık buradan çıkışın tamamen mucizelere bağlı olmasına ağlıyordum. Yitip giden gençliğime ağlıyordum. Yaşamın tadını bilip ondan bir kaşık yiyememiş olduğuma yanıyordum.
Kutu kutu pense
Diyerek döndüğümüz,
Dört döndüğümüz oyunlar mazide kalacak,
Kutular olacak ama
Kutu gibi evler,
Kutu gibi arabalar,
Kutu gibi iş yerleri,
Kutu gibi sanat,
Alışveriş,
Yaşam merkezleri olacak.
Aşklarımızı masa üstü kutulardan konuşacak,
Elimizdeki kutularla seni seviyorum diyeceğiz.
Elimizin değmediği, mürekkebi biz kokmayan,
Üzerinde gözyaşımız olan kâğıtlarla değil
Kutu ekranlardan âşıklaşacağız.
Üç defa bağırdılar yüzüme karşı. Helal olsun! İlkinde beni sevenlerin, hakkı olanların gerçek niyetiydi bu. Helal olsun! İkinci de imama saygıdan, dinî vecibesi gereği, ortama ayıp olmasından çekinenlerdi bunlar. Helal olsun! Ağzıyla söylerken sesleri gelmedi kulağıma etmek istemeyenlerin. Hepsi duydu ama ben duymadım üçüncüleri. Ben biliyordum niyetlerini, onlar bilmediler.
“Geçmiş”, mazide kalan yaradır ve geleceğe dair umutlanamayan neslimizin kaçınılmaz pişmanlıklarıdır. “An” ise varlığımızın sadece kader kâğıtlarına gayet özensiz yazıldığının sabit olduğu ve fakat bize bildirilmediği tek mümkünümüzdür.