Kemal Sayar hocayı yaptığı programlardan tanımıştım. Onun edebiyatla psikolojiyi harmanlaması ve modern psikolojiyi olduğu gibi kabul etmeyip eksiklerini gösterip kendi kadim genlerimizle yoğurması ve yorumlaması çok hoşuma gitmişti.
Bu kitabın temeli de hocanın yaptığı programlardan oluşuyor. Kitabın en sevdiğim yönleri hocanın olaylara kendi yorumlarını katmış olması ve konuyla ilgili tam yerinde yapılan alıntılar. Böylece birçok kitabın özüne de dokunmuş oluyor okuyucu.
Kitap üç ana bölümden oluşuyor.
Birinci bölümde hiç beklemediğimiz anda bütün dünyayı yakalayan korona dönemini ele alıyor. Bu afet bizlere varlığın birbirine bağlı ve bağımlı olduğunu ve dünyada başkasının acısına sırt dönerek yaşayamayacağımızı, dolayısıyla ego çağından empati çağına geçmemiz gerektiğini kendimizden önce karşımızdakini merhametle düşünmemizin bizi kurtaracağını ifade ediyor yazar. Devamında ruhumuzun yaralarının en büyüğü olan her daim mutlu, haz içinde olmalıyım algısına şöyle değiniyor; "insanın hayattaki her türlü sıkıntısına korkuyla yaklaştığı her seferinde, onun bize öğreteceklerinden mahrum kaldığını ifade ediyor. Batılı endüstri kültürü ise yenilmeyi, acı çekmeyi korkunç ve tiksinç buluyor ve yeterince güçlü olursan bunları yenersin diyor. Oysaki bu hayatta rabbimizin bizim için takdir ettiği bir kader vardır ve bir şeyler yaşayacaksak onlardan ders alıp yolumuza devam etmeliyiz. Hayatta her daim mutlu olunmaz bazen kederli olunur, her daim kazanılmaz bazen kaybedilir ve güçlenilir."Daha sonra ise çağımızda ruhumuzu yaralayan bir diğer faktör olan sabırsızlığa ve onun getirdiği derinleşememe, düşünememe, kendini tanıyamama, adeta insanlığın yem serpilen güvercinler gibi bir sağa bir sola savrulduğunu ve kutsallaştırılmış ani tatminin peşinden koştuğundan dem vuruyor