YILDIRIM'IN HUZURUNDA
Bütün bunların ortasında, yüzükoyun secdeye kapanmış, altı yüz yıl çilesini böylece sürdüren Yıldırım Han uzanıyordu.
Bütün Bursa ve bütün Bursa ovası onu uyandırmaktan korkan bir sükûna bürünmüş, milyonla varlıklar onu temaşa ediyorlardı.
Sanki bütün Bursa ve bütün ova bir secdeye çevrilmişti, bu secdeyi bekliyordu.
Ben ne cesaretle, ne küstahlıkla buraya kadar yaklaşmışım! Toprağa sarıldım, toprağa ağladım toprağa yüz sürdüm. "Sesimi serdara ulaştır!" diye yalvardım.
Bu sözüm doğrudan doğruya ona ulaştı. Yıldırım'ın secdesinden
"Bedbaht evlâdım, derdini bana anlat!" diyen bir ses yükseldi.
"Atam, dedim, ulu atam! Ben perişan bir neslin derdiyle yanıyorum. Bizi senden ayıran felâketleri anlatmaya geldim. Bu topraklarda nice matemler yaşandı. Senden sonra kazanılan birkaç asırlık zaferleri ne hezimetler takip etti! Evlâdın ne kahırlara kurban oldu! Fakat en fecii, dokuz yüz yıllık tarihi inkâr, dokuz yüz yıllık ecdadı reddettirenlerin başlattığı facia oldu. Bu topraklarda ruhlar ikiye bölündü: Seni tanıyanlarla tanımayanlar, Allah'ı tanıyanlarla tanımayanlar, hayayı tanıyanlarla tanımayanlar. İki ordunun harp hazırlıkları devrindeyiz. İki taraf da kılınç kuşanıyor. Bir tarafta ecdadı da, Allah'ı da ayaklar altına alan şaşkın bir zümre tepeden tırnağa kadar şekavet silâhlarına bürünmüş, çiğnemek, kırmak, yıkmak için hazırlanıyor. Yeryüzünün her şeyini, hikmeti, ticareti, serveti, ilmi, sanatı, her şeyi zulüm için vasıta haline koymuş, Allah'a yönelen vicdanlara saldırıyor. Ruh sahiplerini son ferdine kadar merhametsizce mahvetmek istiyor. Bunlar senin evlâdına zulmediyorlar, kılıç kullanacaklar, Ehli salibe asker olacaklar, bunlara beddua etmez misin? dedim, secdende Allah'ına çevril!"
Secdede duran şehidin yanaklarından dökülen yaşların