Ne vardı ki konuşmayı seven, manastırın dış duvarları değil, iç duvarlarıydı. Benden başka kimsenin uğramadığı müzenin duvarları, on binlerce kağıt, kitap, el yazması ve parşömenin bulunduğu arşiv odaları. Binlerce yıl boyunca sırların değiş tokuş edildiği, belgelenmemiş ve saklı kalmış her şeyi muhafaza eden bu karanlık köşelerdi.
Umursuyor musun, umursuyor musun
Bunları duyuyor musun, ey göklerdeki Tanrı?
Şehrim yok oluyor,
Ateşler ve alevler içinde.
Koro, Troyalı Kadınlar, Euripides, MÖ 415
Tarih boyunca arayanların en büyük sırrı da buydu: Aradıkları șey, göklerin en ucunda, yıldızların arasında ya da dünyanın en karanlık mağaralarında değildi. Aradıkları tam da kendi içlerindeydi. Çünkü insan, kendine en uzak varlıktı; kendini duymakta en çok zorlanan da odur. Gün boyu başkalarının sesine kulak verir, başkalarının yükünü taşır, ta ki akşam sessiz bir köșe bulup kendine doğru eğilene kadar... O an fark eder, gün boyunca en çok özlediği kişinin kendisi olduğunu. Ve işte tam o sessizlik anında insan, içinden yükselen kadim uğultuyu belki de on sekiz bin alemin sesini duymaya başlar.
İnsanlık tarihi boyunca bütün ritüeller, bütün yalnız ibadetler, bütün içsel yolculuklar aynı şeyin peşindedir aslında. Dua eden de secdeye kapanan da güneşi selamlayan da... Hepsi aynı sırrı arar: Ruh doydu mu, maddeye ihtiyaç kalmaz. Madde doydukça da ruhun açlığı büyür.