Yağmurun toprağa düştüğü an Petrikor..
Eserde bir “Adam” ve bir “Kadın” var. İsimleri yok. Karakterler bu şekilde ilerliyor çünkü hissettiğiniz satırlarda kendinizi bulmanız, kendi isminizi yerleştirebilmeniz adına. Bu seçim kitaba çok büyük güç katıyor: Okuyucu kendini kolayca yerlerine koyabiliyor.
Hikâye bir ofis ortamında başlıyor, kadın ve adamın arasında güçlü bir çekim oluşuyor. Ama kitap olaylardan ziyade duygulara, iç çatışmalara, suskunluklara ve yarım kalmışlıklara odaklanıyor. Gökyüzü-yeryüzü metaforları, Lapis ve Oasis gibi gezegen imgeleri üzerinden insan ruhunun kozmik boyutunu anlatıyor. Aşk burada sadece iki insan arasında değil; varoluşsal bir çekim, aidiyet arayışı ve yokluk ülkesi'ne yapılan yolculuk gibi işleniyor.
Kadın ve adam birbiri için hissettiklerini anlamlandırırken Lapis ve Oasis gezegenlerinin çekim alanları bazen yaklaştı bazen uzaklaştı. Her gezegenin kendine ait bir karakteri, bir ruh mührü vardı: kimi ateşten doğmuş, kimi rüzgarın sırrını taşıyor, kimi karanlığında gölgesindendi, kimi ışığın kendisiydi.
Hayatta hissettiğimiz duygu durumlarını, ikili ilişkileri, gururu, inadı, yalnızlığı, hüznü her duyguyu barındırıyor Petrikor içerisinde. Okurken sakinlik hissi ile birlikte çoğu kısımlarda hayatın içerisinde inişli çıkışlı yaşadığımız duygu durumları oldukça samimi tanıdık geldi ve çabuk okuyabileceğiniz hislere, duygulara dayalı bir eser.
..aşk tanrıçası Afrodit, yani nam-ı diğer Venüs, Adonis adında zarif, ölümlü bir adama aşıktır. İkili Yunan mitolojisindeki en güzel çifttir. Adonis avlanmayı çok sever. Bir gün Venüs, Adonis'in başına bir şey geleceğini hisseder ve ona yanında kalması için yalvarır. Tiziano'nun resminde de onu sırtı bize dönük halde görürüz, kollarıyla sevgilisini onu terk etmekten alıkoymaya çalışmaktadır ama Adonis dediğim dediktir, üstelik geri döneceğinden de birbirlerine olan aşklarından da fazlasıyla emindir. Böylece tanrıçayı geride bırakır ve avlanmaya çıkar. Kısa bir süre sonra bir yaban domuzu tarafından ezilir ve öldürülür. Zavallı Venüs'ün kalbi kırılır, karalar bağlar. Sevgilisinin kanını, tanrıların içeceğine karıştırır; bundan da anemon adı verilen bir kır çiçeği açar. Etrafımızda binlerce yıldır, her yıl tanrıçanın sevgilisi için duyduğu üzüntü çiçek açıyor.
Ancak bir erkeğin ya da kadının gözlerinin içine bakıldığında paylaşılan dürüstlüğün derinliği hissedilebilirdi. Bu sayede güvenin hayatta kalmanın temel taşı olduğunu anladı.
Yaptıklarım günahtı ama Tanrı'nın zayıfları ve alçak gönüllüleri tamamen terk etmediyse bile en azından dünyevi rehberliğin dizginlerini delilere ve şeytanlara teslim ettiği bir dünyada neyin doğru neyin yanlış olduğuna dair duygularımı kaybettiğimi hissediyorum. Bu yüzden belki de günahın bir başka biçimi olan af dilemeyi zor buluyorum. Kendi suçlarımın farkına varmayı kolay buluyorum ama kalbimin pişmanlığa karşı katılaştığını görüyorum.
Kitabımız Hamnet ya da Hamlet evet o büyüleyici eski zamanlara hüzün dolu bir yolculuk yaptım.
Kitabın en büyüleyici yönü, tarihin uzun süre ihmalkar olarak resmettiği Shakespeare’in eşi kitaptaki adı Agnes’ı hikayenin kalbine yerleştirmesidir.
O'Farrell, Agnes’ı doğayla iç içe, şifacı, insanların ruhunu ve geleceğini sezen, vahşi ama bir o kadar da derin bir kadın olarak kurguluyor.
Kitabı okurken 16. yüzyıl İngiltere’sinin kokularını, kıyafetlerin kumaşlarını, şifalı otların tadını ve veba salgınının kasabaya adım adım yaklaşırken yarattığı o tekinsiz soğukluğu hissedebiliyorsunuz.
Hamnet ve ikizi Judith arasındaki o görünmez, derin bağın tasviri okuyucunun kalbine dokunuyor. Ölüm kapıyı çaldığında yaşanan o yer değiştirme hissi trajediyi daha da büyütüyor.
Tiyatro sahnesindeki o son yüzleşme sahnesi edebiyat tarihinin en güçlü finallerinden biri olup kitabında da, filminde de oldukça etkileyici olup bir kutu mendiliniz hazır olsun derim.