Hayattan aldığımız her zevki ona muadil bir ıstırapla ödediğimizi bildiğim için, hiçbir şeyden yüzde yüz saadet ümit etmiyor ve yüzde yüz felaketten korkmuyordum. #9418548
Peyami Safa
Öte yandan, bir ölünün hayali kurulamaz, aklımızı mantığımızı koruduğumuz müddetçe tabii; kimileri onu kaybetmeyi yeğler, gerçi geçici olur bu, kimileri ne denli inanılmaz ve imkânsız görünse de olanlar oldu diyerek ikna olmayı başarır ve kabullenmeyi seçer; tekinsiz ve kara bir bulut yeniden gözlerimizi yummaya bizi mecbur etmeden, kaderimize hükmederek her gün yeniden kalkmamızı sağlayan olasılıklar hesaplamasına bile uymayan o şeyi kabul ederek şöyle geçirir içinden: işte, hepimiz ölüme mahkum fanileriz. Aslında hiçbir şeye değmez. Ne yaparsak yapalım, tek yaptığımız aslında beklemekten ibaret. İzinli ölüleriz biz…
İnsan terk edildiğinde, bir geri dönüşün hayalini kurabilir, terk edip gidenin günün birinde aklının başına geleceği, yatağımıza geri döneceği hayal edilir, hatta yerimize başkasını bulduğu ve kendini tamamen başka bir kadına, başka bir hikâyeye verdiği halde; bizi sadece yeni ilişkisinde bir aksaklık olursa, ısrarcı olursak ve onun iradesi dışında karşısına çıkarsak, intikam almaya, onu endişelendirmeye, yumuşatmaya ya da pişmanlık hissettirmeye niyetlenirsek, ancak o zaman anımsayacağını bilsek bile; bizden asla tamamen kurtulamayacağını hissettirirsek, solup giden bir hatıra değil, daima onun etrafında dört dönen ve pusuda bekleyen, silemeyeceği bir gölge olmak istersek ve hayatı ona imkânsız kılıp aslında bizden nefret etmesine neden olursak, ancak o vakit bizi anımsayacağını bilsek bile hayal edilir bu.
“Zamanın ilerleyişine nasıl hız vereceğini bilemeden, ne kadar süre sonsuzluk gibi gelecek ona kim bilir… Eşin, sevgilinin, yani ötekinin geçici yokluğunda, belirsizlik içinde, kesin ve katı olmayan ama öyleymiş gibi duran şeyin içinde zamanın akması beklenir ve bize ısrarla içgüdümüz bunu fısıldarken bizse ona ‘sus, kes sesini, duymak istemiyorum hâlâ, hazır değilim’ deriz.”
İnsanlar bir şeyin neden olduğunu bilmek istemiyordu asla, salt ne olduğu yetiyordu onlara, dünyanın tehlikeler, tehditler ve tedbirsizliklerle dolu olduğunu, bizi teğet geçen, öte yandan dikkatsiz kişileri ve belki de seçilmiş olmayanları yakalayıp işini bitiren tehtidler ve tedbirsizliklerle dolu olduğunu bilmek yetiyordu. Sabahları, sadece on dakikamızı meşgul eden, sonrasında geride bir hüzün ya da iz bırakmadan unuttuğumuz, sonuca bağlanmamış binlerce sırla bir arada yaşıyorduk. Hiçbir şeyin ayrıntısına girmemeye ve hiçbir olayla ya da hikayeyle uzun uzadıya ilgilenmemeye ihtiyaç duyarız, çünkü şu veya bu şey dikkatimizi dağıtıverir, yabancıların başına gelen talihsizliklerden silkeleniverir, belki de her birinden sonra şöyle geçiririz içimizden: “Evet ne büyük dehşet. Ne felaket. Kim bilir başka hangi dehşet verici olaylardan kurtulduk? Her gün hayatta kaldığımızı ve ölmediğimizi hissedip bunun bilincine varmalıyız, başkalarının başına gelen zalimliklerin bize öğrettiği bu, tam aksi olsa çünkü, dünkü olay bizi harcayabilirdi.”