Edebiyatı sevip, yazarların nasıl anlattığını, dili nasıl kullandığını gerçekten merak eden ve okumalarını bu şekilde yapan birinin Marias okuyup sevmemesi mümkün değil diyerek başlamak istiyorum.
Karasevdalılar da tam olarak böyle bir roman. Marias’ın insana dair anlattıklarını, yaptığı tespitleri okuyunca bir insan bunca şeyi nasıl görebilir, hadi gördü nasıl bu kadar gerçekçi anlatabilir diyorsunuz. Anlattığı her karakteri sanki tanıyormuşsunuz gibi, yani etrafınızda olan insanları, onların davranışlarını sizinle olan iletişimini sanki size anlatıyor ve sizin görmediğiniz, fark etmediğiniz tarafları ile anlatıyor. Çok acayip yaa. Ben her seferinde hayran kalıyorum. Yine öyle oldu. Okumadığım çok az kitabı kaldı ama tekrar tekrar okurum kesin. En sevdiğim yazarlar arasına girmişti zaten, şimdi iyice tescillendi.
Romanı bitirdiğimde verdiğim ilk tepki “Çok iyi roman bee” oldu. Ama mesele sadece iyi olması değil; okurken sık sık durup hayran kaldığım anlar oldu. Marías, bu romanda okuru içine çeken, kaçmanın mümkün olmadığı bir düşünce labirenti kuruyor. Ve o labirentin sonunda elimizde ne kesin bir doğru kalıyor ne de net bir yanlış.
Roman, anlatıcının (Maria) her sabah bir kafede gözlemlediği bir çiftle başlar. (Luisa ve Desvern) Bu çift, Maria’nın zihninde ideal bir ilişkinin temsiline dönüşüyor. Ancak burada kurulan şey bir gerçeklik değil, Maria’nın zihninin yarattıklarıdır. Maria’nın gördüğü şeyler sınırlıdır; fakat zihni bu sınırlı veriyi tamamlar, genişletir ve nihayetinde bir hikayeye dönüştürür. Asıl mesele ise; Biz başkalarının hayatlarını nasıl hayal ederiz, nasıl yanlış anlarız ve nasıl kendimize göre yeniden yazarız? Aslında “Görmek, bilmek değildir.” dersek yerinde bir tespit olur.
Roman ilerledikçe, Maria’nın kurduğu bu “mükemmel” anlatının