"Ayağa kalk," dedi. "Buraya gel. Kalk!"
Kızın elini yakaladı, açtı, avucuna bir miktar çakıl taşı koydu.
"Sok ağzına."
"Ne?"
"Doldur. Ağzına."
"Kes şunu, Raşit, ben..."
Güçlü elleri kızın çenesine yapıştı. İki parmağını Meryem'in ağzına soktu, dudaklarını zorla araladı, soğuk, sert taşları içine sokuşturmaya başladı. Meryem direniyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu, ama adam üstdudağı tiksintiyle kıvrılmış bir halde, çakıl taşlarını sokmayı sürdürdü.
"Şimdi çiğne," dedi.
Ağzı kumla, taşla dolan Meryem yalvarmayı denedi, bir şeyler geveledi. Gözlerinden yaşlar yuvarlanıyordu.
"ÇİĞNE!" diye kükredi adam. Tütün kokulu soluğu kızın yüzüne çarptı.
Meryem çiğnedi. Ağzının gerisinde bir şey çatırdadı.
"Güzel," dedi Raşit. Yanakları seğiriyordu. "Pilavının tadının neye benzediğini şimdi öğrendin işte. Bu evlilikte bana ne verdiğini biliyorsun artık. Berbat yemekler dışında hiçbir şey."
Sonra çıkıp gitti. Meryem ağzındakileri tükürdü; taşlar, kan ve kırılan iki azıdişinin parçaları.