"Geride kalmanın hüznü yamanmış yaman."
Melih Cevdet'in bir şiiri ile başlıyor eser. Bir cümle ile özetleyecek olsam yine bu dizeyi seçerdim. Geride kalmak, geride bırakılmak, yok olmaya mahkûm edilmek... Göz göre göre bir kültürün yitirilmesi: Yörüklük.
"Hakkımızda devlet etmiş fermanı
Ferman padişahın kardaş dağlar bizimdir."
Şimdi daha iyi anlıyorum Dadaloğlu'nun bu isyanını. Yerleşik hayata geçmeye zorlanan ama yerleşmek istedikçe ellerinde avuçlarında ne varsa alınan insanlar... Bir kuşa sen artık uçma diyebilir misin? Ya da bir balığa sen artık yüzme? Hedefi olmaz mı uçamayan kuş kendine kapan kurup etinden faydalanmak isteyen insanların? Oltaya takılmaz mı artık yüzemeyen balık?
"Her çiçek herkese konuşmaz." (s. 28)
Yalnızca tek bir dilek hakkınız olsa ne dilerdiniz? Ruhunuzda hâlâ büyümemiş bir çocuğun heyecanı... Hıdrellez ile başlıyor eser. Hızır ile İlyas'ın buluştukları gün. Darda kalana yardım etmez miydi Hızır? Deyişlerimiz bile vardı değil mi, "kul sıkışmayınca Hızır yetişmez," diye. Peki ya bir çocuk yüreği toprak istemek yerine şahin ister ve dileği kabul olursa?
Bir çocuğun dileği,
Bir demirci ustasının kılıcı ile Yörükleri toprağa kavuşturacağına olan inancı,
Ve kızlarını, mallarını, mülklerini vererek kışı olsun geçirebilecek bir toprak bulma çabaları... Kızların gönlü mü? Onun ne önemi var ki!
Bir söz okudum, yüreğimi yerle bir etti:
"Yörüklerin mezarları vardır da mezarlıkları yoktur." Nerede ölürse kişi, oraya koyup geçerler. Herkes etle beslenirler sanır, onlar dertle beklenirken...
"Her çiçek herkese konuşmaz." (s. 28)
Her çiçek her toprakta da açmıyor. Nereden geldiğini unutuyor insan, kendisinden sonra gelenin kendinden olduğunu bilmiyor. Misafirperverliği ile övünen Anadolu koca Çukurova'ya bir Yörükleri sığdırmıyor. Öyle bir kan kaybı