Cennet tasavvurumuzun, dünyadaki nimetlerin abartılmış birer yansıması olarak anlatılması, aslında insan zihninin sınırlılığından kaynaklanıyor. İnsan, bilmediğini bildiğiyle mukayese eder. Fakat böyle bir yaklaşım, cenneti anlamaktan çok onu dünya ile kıyaslama tuzağına düşürür ve onun hakikatini dar bir çerçeveye sıkıştırır. Ne gariptir ki, cennetin vaadi çoğu zaman aç olanın tok olacağı, yoksulun zenginleşeceği, zahmet çekenin rahata ereceği bir senaryo üzerinden kuruluyor. Oysa cennet, yalnızca bir telafi mekânı değil, büsbütün farklı bir varoluş seviyesidir.
Bunun en büyük problemi, cennetin vaat ettiği şeylerin, yalnızca dünyevi zorlukları gidermeye indirgenmesi. Oysa cennet yalnızca mevcut eksiklikleri tamamlayan bir yer değildir; bizzat bu dünyada mümkün olmayan bir varoluş formudur. İnsan, kendi sınırları içinde cenneti tahayyül ederken, onu mevcut duyusal algılarıyla şekillendirir. Oysa oradaki varlık düzeni, bu dünyanın devamı değil, onun ötesidir. Cennet, sadece yoksula yemek, hastaya şifa, mazluma adalet vaat eden bir tamirat süreci değildir. Cennet, eksik olanın tamamlanması değil, yanlış olanın bütünüyle yok edilmesiyle anlam kazanır.
Burada en önemli nokta, cennetin yalnızca bir "ödüller mekanı" gibi anlatılmasının onu dar bir kesime hitap eden bir vaade dönüştürmesidir. Oysa hakikatte cennet, güçlüye de, bilgine de, idare edene de hitap etmelidir. Cennet yalnızca yoksulu doyurmaz, aynı zamanda sonsuz ihtimaller dünyasında hakikati arayanı da tatmin eder. Burada gücün, bilginin, tecrübenin ve varoluşun yeni bir form kazanacağını kavramak gerekir. Orası, yalnızca bir son değil, belki de yeni bir başlangıçtır.
Öte tarafta, artık “yok” olacak şeylerin listesi bile cennetin ne olduğunu anlatmaya yeter: Haksızlık yoktur, korku yoktur, yorgunluk yoktur,