Ahmet Serkan Mercimek

Ahmet Serkan Mercimek
@Serkanus
İnanç, bütün metalardan üstündündür.
Gündeme:
"Korkak, 'gerçek'le yüzleşmeyi reddediyor, hırçınlaşıyor. Cahil, 'gerçek'i idrak edemiyor, küçümsüyor. Hain, kendi çıkarının peşinde, 'gerçek'i tahrif ediyor, saptırıyor."
Sayfa 14
Alıntı
Reklam
Put put
"Putlar yalnızca taştan ve ağaçtan yapılmaz. Sözcükler put haline getirilebilir, önderler, devlet, iktidar ve siyasal gruplar da put haline getirilebilir, öyle ki Tanrı bile put haline getirilebilir."
Alıntı
Çay
Yaşlı adam, pencerenin kenarındaki sedire oturmuştu. Dışarıda yağmur ince ince yağıyor, sokaktan geçen insanların şemsiyeleri birer gölge gibi süzülüyordu. Sobanın üstünde demlenen çayın kokusu da odayı doldurmuştu. Elindeki bardağı ağır ağır dudaklarına götürdü, bir yudum aldı. Sıcaktı. Güzel demlenmişti Ömrü boyunca içtiği binlerce bardak çaydan biriydi işte. Ama belki de sonuncusuydu. Bunu düşününce gülümsedi. Ne garipti… İnsan, yıllarca ölümden korkar, onu düşünmemeye çalışır, ama sonunda yavaş yavaş kabul ederdi. Gençken ölüm, bir fırtına gibi ansızın gelir sanılırdı Ama yaşlanınca, onun bir misafir gibi olduğunu anlardı insan. Kapıyı çalmadan önce pencereden bakar, usulca haber verirdi. “Gel bakalım,” diye mırıldandı yaşlı adam. “Geldiysen bir çay içmeden bırakmam.” Son yudumunu aldı, bardağı masaya koydu. Ve yağmurun sesini dinleyerek gözlerini kapattı.....
Şiir
Öteye Yeni Yükleme Yapmak
Cennet tasavvurumuzun, dünyadaki nimetlerin abartılmış birer yansıması olarak anlatılması, aslında insan zihninin sınırlılığından kaynaklanıyor. İnsan, bilmediğini bildiğiyle mukayese eder. Fakat böyle bir yaklaşım, cenneti anlamaktan çok onu dünya ile kıyaslama tuzağına düşürür ve onun hakikatini dar bir çerçeveye sıkıştırır. Ne gariptir ki, cennetin vaadi çoğu zaman aç olanın tok olacağı, yoksulun zenginleşeceği, zahmet çekenin rahata ereceği bir senaryo üzerinden kuruluyor. Oysa cennet, yalnızca bir telafi mekânı değil, büsbütün farklı bir varoluş seviyesidir. Bunun en büyük problemi, cennetin vaat ettiği şeylerin, yalnızca dünyevi zorlukları gidermeye indirgenmesi. Oysa cennet yalnızca mevcut eksiklikleri tamamlayan bir yer değildir; bizzat bu dünyada mümkün olmayan bir varoluş formudur. İnsan, kendi sınırları içinde cenneti tahayyül ederken, onu mevcut duyusal algılarıyla şekillendirir. Oysa oradaki varlık düzeni, bu dünyanın devamı değil, onun ötesidir. Cennet, sadece yoksula yemek, hastaya şifa, mazluma adalet vaat eden bir tamirat süreci değildir. Cennet, eksik olanın tamamlanması değil, yanlış olanın bütünüyle yok edilmesiyle anlam kazanır. Burada en önemli nokta, cennetin yalnızca bir "ödüller mekanı" gibi anlatılmasının onu dar bir kesime hitap eden bir vaade dönüştürmesidir. Oysa hakikatte cennet, güçlüye de, bilgine de, idare edene de hitap etmelidir. Cennet yalnızca yoksulu doyurmaz, aynı zamanda sonsuz ihtimaller dünyasında hakikati arayanı da tatmin eder. Burada gücün, bilginin, tecrübenin ve varoluşun yeni bir form kazanacağını kavramak gerekir. Orası, yalnızca bir son değil, belki de yeni bir başlangıçtır. Öte tarafta, artık “yok” olacak şeylerin listesi bile cennetin ne olduğunu anlatmaya yeter: Haksızlık yoktur, korku yoktur, yorgunluk yoktur,
Duygu ve Düşünce
Yaratma eylemi...
İnsan, doğuştan bir anlam arayışındadır. Bu anlamı, sanat, bilim, emek, sevgi veya düşünce yoluyla yaratabilir. Yaratıcılık, bireyin ruhsal büyümesi ve özgürlüğü için bir gerekliliktir. Ancak modern toplum, insanı giderek daha fazla standartlaştırır, bireyin iç dünyasını yok sayar ve onu yalnızca tüketen bir varlığa dönüştürür. Bu durumda, insan yaratma ihtiyacını karşılayamadığında içsel bir çöküş yaşar. İşte tam burada, yıkıcılığın kökleri filizlenir. Yıkıcılık, yaratma gücünü kaybeden insanın varoluşsal bir çırpınışıdır. İçinde anlam bulamayan birey, varlığına bir şekilde değer Yaratmayan İnsan Yok Etmek İster atfetmek zorundadır. Eğer bu değer yaratıcı bir süreçle inşa edilemiyorsa, kişi varoluşunun ağırlığını taşımakta zorlanır. Kendine yöneltemediği bu öfke ve tatminsizlik, dış dünyaya yansır ve yıkıcılık olarak kendini gösterir. Fromm, Hitler gibi diktatörleri ve kitlesel şiddeti bu perspektiften ele alır: İnsan, kendini yaratamazsa, dış dünyayı yok etmeye yönelir. "Ya yaratıcı olursun ya da yıkıcı." Bu, insan ruhunun temel yasalarından biridir. Sevmeyen insan nefret eder, inşa etmeyen insan yıkar, üretmeyen insan tüketir. Yaratıcılığın eksikliği, içsel boşluğu derinleştirir ve kişi bir noktadan sonra varlığını ancak bir şeyleri yok ederek kanıtlamaya çalışır. Fromm’un en büyük uyarısı şudur: İnsan, yaratıcı yönünü keşfetmediği sürece, kendi ruhunu ve dünyasını yok etmeye mahkumdur.
Reklam