Düşünmek pek işimize gelmiyor. Ön lobdan tasarruf etmenin sağladığı konfora, kesinliğin ve netliğin verdiği umuda yenik düşüp duruyoruz. Gözlemlemenin, sorgulamanın, tutarlı fikirler geliştirmenin sancılı sürecine katlanmaktansa reklamvari sloganlarla özgünlüğü yakalayabileceğimizi sanıyoruz. Ve sonunda her tembel öğrenci gibi sınıfta kaldığımızda hocayı suçluyoruz.
Sosyal medyada kısa bir gezinti yaptığımızda her gün bireyleşen bir toplumun sürekli din, milliyetçilik, komşuluk, ahlak, edep gibi kavramlar etrafında en olmadık yerlerden linç malzemesi çıkararak birbirine saldırdığını her gün görüyoruz. Burada mesajın alıcısı karşı taraf değil, çoğumuz kendimize konuşuyoruz.
Aslında çıkarımız için terk ettiğimiz değerlerin ne kadar ateşli birer savunucusu olduğumuzu, aslımıza ve özümüze ihanet etmediğimizi bas bas bağırarak kendimizi rahatlatıyoruz.
Gerçekler ve adalet kimsenin umurunda değilse, bunun Mussolini ya da Putin için de geçerli olması gerekmez mi? Ve hiçbir insan kurumu etkili bir özdenetim ve telafi mekanizmalarına sahip değilse, bunun Mussolini’nin Ulusal Faşist Partisi ya da Putin’in Birleşik Rusya Partisi’ni de kapsaması gerekmez mi? Tüm seçkin sınıflara ve kurumlara duyulan derin güvensizlikle tek bir lidere ve partiye duyulan sarsılmaz hayranlık nasıl bağdaştırılabilir? İşte bu yüzden popülistler önünde sonunda halkı güçlü bir liderin temsil edeceğine dair mistik fikre bel bağlarlar. Seçim kurulları, mahkemeler ve gazeteler gibi bürokratik kurumlara güven özellikle düşük olduğunda, düzeni korumanın tek yolu mitlere daha fazla güvenmektir.