Enis Doko, “Yedi Bilgelik Okulu” ile bizi aslında hepimizin aşina olduğu ama modernitenin gürültüsünde sesini bir türlü duyamadığımız o kadim iç sese, anlam arayışına davet ediyor. Kitabı elinize aldığınızda, bir akademisyenin kendi kafa karışıklıklarını, ahlâkî ve manevî krizlerini dürüstçe masaya yatıran bir yol arkadaşının samimiyetini hissediyorsunuz.
Doko, Aristo’nun erdeminden Sufizmin kalbi uyandıran derinliğine, Stoacıların sakin gücünden Epikür’ün sadeleşme çağrısına kadar uzanan geniş bir coğrafyada, felsefeyi tozlu raflardan indirip mutfağımıza, çalışma masamıza, yani tam olarak yaşantımıza konuk ediyor.
Bilgeliği teorik bir zırh olmaktan yalıtıp modern psikolojinin verileriyle harmanlanmış pratik birer "yaşam egzersizine" dönüştürmesi, okuru fikirleri somutlaştırmaya da teşvik eden çok kıymetli bir rehberlik sunuyor. Bu yönüyle kitap, fikir ile hayat arasındaki o derin uçurumu kapatmaya niyetli, nefes alan bir köprü gibi.
Bu etkileyici rehberin sunduğu "iyileşme" vaadine, eleştirel gözlük takarak bakmakta da fayda var. Günümüzün her şeyi araçsallaştıran ve bireyi sürekli bir "kendini geliştirme" performansına zorlayan kültürü, kadim bilgeliği bile birer "başarı yakıtı" veya "verimlilik stratejisi" haline getirme riskini taşıyor. Doko her ne kadar bilgeliği bir yaşam biçimi olarak sunsa da modern okurun bu öğretileri ruhsal bir derinleşmeden ziyade pragmatik birer "yaşam hilesi" olarak tüketme tehlikesi her zaman baki.
Sürekli iyileşme baskısının insanı kendi özgünlüğünden koparıp mekanik bir mükemmellik arayışına ittiği bu çağda; Stoacılığı sadece stresle başa çıkma aracı, Budizm’i ise yalnızca iş performansını artıran bir odaklanma tekniği olarak görmek, bu büyük okulların ruhuna haksızlık olabilir. Dolayısıyla bu kitapla çıkılan yolculuk, bireysel bir