Bazı romanlar anlattığı hikâyeyle insanın içine işler, belleğine kazınır. Kırmızı Buğday’da Ahmet Büke, Anadolu’nun kanla sulanmış topraklarını, yoksulluğun ve adalet arayışının hikâyesini bize öyle bir dille aktarıyor ki sayfaları çevirdikçe toprağın kokusunu, halkın çığlığını ve tarihin sancısını duyar gibi oluyorsunuz.
Bu romanın kalbi Arap Ali’de atıyor. O, Anadolu köylüsünün susmuş sesini dile getiren, hakkını beklemek yerine adaleti kendi elleriyle arayan bir isyanın simgesi. Onun sözleri romanın belki de en ağır yükünü taşıyor: “Zaferin sonunda sofraya yine beyler oturacaksa, silahımı bırakmam.”
Bu cümle, kuşaklar boyunca süren adaletsizliklere karşı bir isyanın sesi oluyor.
Yazar, Çanakkale’den Kurtuluş Savaşı’na kadar uzanan, vatan evlatlarının kanıyla yazdığı tarihi ve arka planında Çanakkale’den İzmir’e kadar olan bölgede yaşananları; sıradan insanların gözünden ve çekilen acıların dilinden anlatıyor. Bu savaşta düşmanın sadece dışarıdan gelmediğini, içeride de düşmanın çok olduğunu, düşmanla birlik olanları… Açlıktan çocuklarını doyuramayan anaları, “ağa pulu” ile sömürülen köylüleri, emeğinin karşılığını alamayan işçileri… Bir anlamda bu ülkenin asıl yükünü taşıyanları…
Romanın her satırında toprakla insan arasındaki o kadim bağ hissediliyor. Toprak, bazen bir umut, bazen bir lanet… Ve Büke’nin dili, bu bağı bize destansı bir ağıt gibi sunuyor. Karacaoğlan’ın türküsünden Yaşar Kemal’in destanına, Nâzım Hikmet’in Kuvâyi Milliye’sinden köy meydanlarındaki ağıtlara kadar Anadolu’nun sesi romanın her sayfasında yankılanıyor.
Kırmızı Buğday’ı bitirdiğinizde içinizde bir sızı kalıyor. Geçmişle birlikte bugünü de sorguluyorsunuz: Vatanın bütünlüğüne göz dikenler, yoksulluk, sömürü, adalet arayışı… Hepsi hâlâ hayatımızın içinde.
Ahmet Büke, bu romanında Anadolu