. Yaşlı adama baktım, yüzünde mahcup bir tebessüm vardı. “Teşekkür ederim, amca,” deyip gözlerimi ve sulanan burnumu sildim. Yaşlı adam önüne dönüp boşluğa doğru baktı.
“Hayat bazen yorucu olur ama her gecenin bir sabahı vardır, kızım...” Bana döndü. Yüzünde yılların verdiği çizgiler ve ağırlık vardı. Kehribar gözlerinde insanın içini ısıtan bir samimiyet vardı. Sol gözümden akan yaşı elimle sildim.
“Hayat çok zor.”
Tekrar gülümsedi ve konuştu: “Tüm güzellikler zorluktan çıkar. Bitmeyecek dersin ama izi bile kalmaz, unutursun...”
“Unutamam...” Unutamazdım. Nasıl unutabilirim ki yirmi yıllık kederi? Yaşlı adam beni umursamadan devam etti: “Ne olursa olsun, gökyüzünde sana ait bir kasnaklı uçurtma hep olsun. Kendini kaybedersen o uçurtma seni herkesten ayırır.” Yaşlı sesi, yılların tecrübesinden dolayı kendinden çok emindi.
“Ben çoktan kayboldum, amca,” dedim. Başını aşağı yukarı salladı. “Kaybolursan fark etmezsin. Fark ediyorsan kaybolamamışsındır,” dedi. “Yanlış anlamazsan kızım, neyin var?” Çekinerek konuşmuştu.
“Annem öldü, amca.” İlk defa içimden geldi ona “annem” demek çünkü o da baba gibi tanımazdan gelebilirdi. Belli ki bana karşı ufak da olsa bir sahiplenici hissi vardı. Babamın adımı bile bildiğine emin değildim. Kaç yaşında olduğumu bilmiyor olabilirdi. İçimdeki kırgınlık dilimde acı bir tat oluşturdu. Hep annemin normal biri olacağını hayal ederdim. Bütün o hastalıklardan vazgeçeceğini, diğer anneler gibi olacağını düşlerdim. Şimdi bu düşünce, hiç açılmayacak bir telefonun başında beklemek kadar saçmaydı.
Yaşlı adamın ifadesi donuklaştı. “Acı bir kayıp,” dediğinde “Hayır,” der gibi başımı sağa sola salladım.
“Acı da değil, kayıp da değil, amca. Ben yarın onu gömeceğim, o kurtulacak ama ben her gün gömüleceğim.” Kucağındaki ellerini birbirine geçirip yaklaşan