Az önce, 6 Şubat depremini ve ardında bıraktığı tarifsiz yıkımı anlatan "Acı Yoruldu" kitabını bitirdim. Kitap, sadece binaların değil, hayatların ve hayallerin de nasıl enkaza döndüğünü, okuyucunun boğazına düğümlenen gerçek hikayelerle anlatıyor. Bu satırları, içimde biriken ağır bir hüzünle yazıyorum.
Depremin o karanlık anlarında sergilenen insanüstü direniş ve fedakârlık, aynı zamanda en büyük kayıplara da tanıklık etmiş. Özellikle nişanlısını, ailesini kurtarması için enkazın başına gönderen, anne ve ablasinin kurtarilmasini isteyen ancak kendisi kurtarılmayı beklerken nişanlısının yaşamını yitirdiğini gören bir genc ... Bu fedakârlığın ve acının ağırlığı kelimelerle ifade edilemez. Bir yanda kurtarılan bir hayat, diğer yanda yitip giden bir can ve paramparça olan bir aşk hikayesi. Annesinin hastaneye kaldırılması, ablasinin bir bacağının kaybetmesi... Bir felaketin, tek bir ailede yarattığı bu kadar büyük bir yıkım, okurken nefesimi kesti.
Yurt dışındaki üniversitesine gitmek için 8 Şubat'ı bekleyen, ancak 6 Şubat'ta hayalleriyle birlikte toprağa karışan o genç... Ya da savaşın tüm dehşetinden kurtulup, bu coğrafyada huzur ararken depremde hayatını kaybeden o kız... Her biri, bize bir kez daha hayatın ne kadar kırılgan ve adaletsiz olabileceğini hatırlatıyor. Kaderin bu acımasız cilveleri, geride kalanların omuzlarına tarifsiz bir yük bırakıyor.
Bu hikayeler, yalnızca birer afet anısı değil; aynı zamanda vicdanın, aşkın, fedakârlığın ve yarım kalmış hayallerin belgesidir. 6 Şubat'ta yitirdiklerimizin her biri, okuduğumuz bu satırlarda yaşıyor. Onları unutmamak, yaşananlardan ders çıkarmak ve yaralarımızı sarmaya devam etmek, bu acıları yorgun düşürmenin tek yolu.
Bu kitabı okurken, "keşke" kelimesinin ne denli büyük bir sızıya dönüşebileceğini anladım.