Anadolu halkının bir ruhu vardı, nüfuz edemedin. Bir kafası vardı, aydınlatamadın. Bir vücudu vardı, besleyemedin. Üstünde yaşadığı toprak vardı! İşletemedin. Onu hayvanî duyguların, cehaletin, yoksulluğun ve kıtlığın elinde bıraktın. O, katı toprakla kuru göğün arasında bir yabani ot gibi bitti. Şimdi, elinde orak, buraya hasade gelmişsin. Ne ektin ki ne biçeceksin? Bu ısırganları, bu kuru dikenleri mi? Tabii ayaklarına batacak. İşte, her yanın yarılmış bir halde kanıyor ve sen acıdan yüzünü buruşturuyorsun. Öfkeden yumrukları sıkıyorsun. Sana ıstırap veren bu şey, senin kendi esirindir, senin kendi eserindir.
Tanrı'nın Eyüp'ten aldığını fazlasıyla geri vererek adil davrandığı doğru, ama isimlerini hiçbir kitabın yazmadığı, her şeylerini kaybeden ve karşılığında hiçbir şey almayan, her şeyin vaat edildiği ve vaat edilen hiçbir şey verilmeyen diğerlerine kim ne diyecek.
Meryem'in sancıları diğer kadınların sancılarından farklı değildi, çünkü Tanrı ilk günahtan sonra Havva'ya şöyle söylemişti, Acını ve çocuklarını çoğaltacağım, bu dünyaya çocuklarını acı ile getireceksin, yüzyıllar acıyla, sancıyla geçti ama Tanrı henüz doymadı, işkence devam ediyor.
Yusuf'un aksine Meryem ne dindar ne de dürüst biri, ama kabahat onda değil, konuştuğu dili icat eden erkeklerde, çünkü bu dilde dindar ve dürüst kelimelerinin dişil hali bulunmaz.