Gül

Gül
@Silencee
‘Aklı dışlayan tartışmalar için müsait değilim.’ Sizi şöyle profilin dışına alalım. aut disce aut discede
Sağlık
Sağlık
İstanbul // Kocaeli
206 kütüphaneci puanı
6618 okur puanı
Ekim 2017 tarihinde katıldı
Who I am?
Puan vermedi·128 syf.·
2024 3. kitabı
Godot'yu Beklerken, Kapıların Dışında, Üç Kuruşluk Opera gibi tiyatro eserlerinden sonra çok çok beğendiğim bir okuma oldu. Endüstrileşen toplumda asıl değerimizi sahip olduğumuz şeyler mi oluşturur? diye bir sorusu sorulunca benim için devreye hemen Sahip Olmak Ya Da Olmak eseriyle biriciğimm Erich Fromm girer; "Eğer kendimi sahip olduklarımdan ibaretmişim gibi hissedersem, bir şeye sahip olmadığımda ben, ben değilimdir." Ve devam edip, "İyi bir ekonomiye sahip olmak için, hasta insanlar mı üretmeliyiz?" diyerek çağımızın nekrofili hastalığına ışık tutar. Evet, ölüye, cansız varlıklara arzu... Varoluşçuluğun alt zeminini oluşturduğu eserde, Kierkegard, Sartre, Heidegger'den ziyade Scpoenhauer'ın karamsar havası hakim. Neden varım? Var olmam için sebep var mı? gibi sorgulamaların sıkça yapıldığı ama yanıtların pesimistçe verildiği bulutlu bir eser. Ve yine yeniden Nietzsche'min sözleri canlanır zihnimde; "Bu hayatta bir 'neden'i olan kimse, bütün 'nasıl'lara katlanabilir." Dipnot: Çok beğendiğim için minik bir yorumcuk sadece.
Edebiyat
Satıcının ÖlümüArthur Miller · Mitos Boyut Yayınları · 2011951 okunma
Reklam
“BİR KİŞİ BİLE DEĞİLİM YALNIZLIKTAN”
10/10
·616 syf.·
2020 302. kitabı
“İnsanın insandan başka dayanağı yok. Yalnızlık bile başka insanların varlığı bilindikçe bir anlama kavuşuyor. Öyleyse bizim yalnızlık dediğimiz şey, bir kendini ayırmadan (tecrit etmeden) çok, kendine yönelme, kendini daha yakından inceleme yetisi olmalı.” Bazı yazılar vardır. Okumaya başladığınız zaman kelimeler yavaşça kıpırdaşıp canlanmaya, sayfadan çıkıp sizinle beraber soluk almaya başlar. Beraber yürür, beraber içer, beraber ağlarsınız. İşte Cansever’in anlatımı bu şekildedir. Kelimetraştır. Kelimeleri biçimden biçime sokup karşınıza oturtur. Kimi zaman Ruhi Bey olup çarşıda dolanır, kimi zaman Yakup olup çağrılmayı bekler. Kirli bir Ağustos’ta, Umutsuzlar Parkı’nda elinde Yerçekimli Karanfil ile Gelmiş bulunur çoğu zaman. Bazen de Oteller Kenti’nde Gül döndürür avucunda sonrasını bekleyerek… Ama bilir, tıpkı Öncesi’nin kaldığı gibi Sonrası da Kalır… “Hiçbir yere taşmıyorum, kendime sızıyorum yalnız Ben dediğim koskocaman bir oyuk” Modern Türk şiirinin yenilikçi ve en üretken -17 şiir kitabı yayınlamış- şairlerinden biridir Cansever. Edebiyatımızda dramatik monologun -bir ya da birden fazla karakterin anlatısına dayanan çoksesli şiir türü- babasıdır. Şiirlerindeki bu çoksesli anlatımının nedenini ise; insanın, günlük eylemlerini gerçekleştirirken, her biri için farklı rollere bürünüp zamanla yaşadığı kişilik karmaşasıyla asıl kişiliğini yitirmesi olarak belirtir. Yani onun monologları bireyin bölünmüşlüğü ve çelişkileri üzerinedir. Edip Cansever'e göre; “Direnmekle çevreye uymak arasında şaşkına dönen ve sürekli olarak çeşitli rollere bürünen bireyin şiirde hakkıyla temsil edilebilmesi, şiirde anlatıcılara bölünmesiyle yani dramatik bir şiirle mümkündür.” Cansever’i okurken düz bir şiir bekleyenler büyük bir yanılgıya düşeceklerdir. Onun anlatımı,
Sonrası Kalır 2Edip Cansever · Yapı Kredi Yayınları · 20201,989 okunma
Düşüncenin üstesinden gelemeyen, düşünenin üstesinden gelmeye çalışır
Puan vermedi·140 syf.·
2020 112. kitabı
2019 senesinde öldürülmesinin üzerinden 70 yıl geçtiği için kitaplarının telif hakları vasilerinin elinden alınıp, ortalık Sabahattin Ali eserleriyle dolduruldu. Kızı Filiz Ali her ne kadar itirazda bulunsa da bu itirazlar kabul edilmedi. Normalde telif hakları Yapı Kredi Yayınları’ndaydı. KamyonKamyon, Üç ÖyküÜç Öykü ve Kuyucaklı Yusuf - İçimizdeki Şeytan - Kürk Mantolu MadonnaKuyucaklı Yusuf - İçimizdeki Şeytan - Kürk Mantolu Madonna kitaplarını tekrar piyasaya sürme uyanıklığı yapmaları dışında bu işi gayet güzel yürütüyorlardı. Sergi, yıl dönümlerinde anma vs gibi anlamlı işleri gerçekleştiriyorlardı. Ama ne yazık ki yazıldıkları günden itibaren oradan oraya savrulan bu eserler yine ilk günkü kaderlerini korumaya devam ediyor. Şu anda mini marketler ve benzin istasyonlarına kadar düşmüş durumda. Üstelik telif haklarını kaldırmaları yetmezmiş gibi bir de kitapların basımını yapan 'sözde' yayınevleri, sanki memleketimizde kaliteli yazarlar/şairler çok varmış gibi gidip 'Türk' bir yazarın 'Türkçe' yazılmış -bakın altını çize çize belirtmek istiyorum 'Türkçe' yazılmış- eserlerini sadeleştirip yeniden basımını yapıyorlar. Böylesine bir akıl tutulmasını başka ülkede göreceğimizi hiç zannetmiyorum. Bir yazarın kelimelerine, üslubuna, yazım şekline, kitabına dokunma hakkını kendilerinde nasıl buluyorlar diye sormak isterdim ama Türkiye gibi sanata, edebiyata bu denli önem veren bir ülkede olduğum aklıma gelince cümlelerimi rafa kaldırıyorum. Evet, eserlerinde az da olsa Osmanlıca sözcükler var ama bu gidip eseri tekrar baştan yazma hakkını vermez kimseye. Üstelik bu sözcükler birilerine çok batıyorsa gidip dipnot kısmına açıklamalı bir şekilde yazılabilirdi. Neyse dediğim gibi burası Türkiye. –Zaten bu sözü söyleye söyleye öğrenilmiş
Edebiyat
KırlangıçlarSabahattin Ali · Doğan Egmont · 2019846 okunma
‘İçimde yarı kalmış bir konuşmanın üzüntüsü var’
Puan vermedi·112 syf.·
2020 62. kitabı
“Sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki bu zorlukları, yüklendiği ağır yükün altından kalkarak yeneceğini inanıyorum. Romanını doğacak çocuğumu bekler gibi bekliyorum.” Nazım Hikmet Ran DİKKAT: İncelememde söz sanatları, ahenkli konuşmalar, vurucu cümleler, falanlar filanlardan ziyade, Kuyucaklı Yusuf’un asıl hikayesini, Sabahattin Ali’nin sadece bir kitabı için bile neler çektiğini okuyup bilin diye yazıyorum. Çünkü o kahvenin yanına konulup storyler atılsın diye yazmadı bu kitapları ve bu kadar eziyeti de bunun için çekmedi. Uyanın dedi uyanın… Sabahattin Ali. 41 yıllık kısacık ömrüne hayal kırıklıkları, maddi-manevi sıkıntılar, mahkemeler, hapishaneler, kitaplarının toplatılması, vahşice katlediliş ve mezarsız bir gidiş bırakan Sabahattin Ali. Bunların yanında; -İki şiir kitabı /Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943), Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937) -Üç roman / Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943) - Dört öykü / Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937) - Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947) -Yedi çeviri / Tarihte Garip Vakalar - Max Memmerich (1941), Antigone - Sofokles (1942), Minna Von Barnhelm - Lessing (1943), Üç Romantik Hikaye - H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann (1944), Fontamara - Ignazio Silone (1944), Gyges ve Yüzüğü - Fr. Hebbel (1944), Yüzbaşının Kızı, Puşkin (1944) ve sonsuz beste bırakan Sabahattin Ali. Cılız kaleminden çıkan o korkunç hakikatlerin devleri korkutup sonunu daha doğrusu sonsuzluğunu getirdiği Sabahattin Ali. Sene 1930, Almanya’dan dönen Sabahattin yaz maaşını alabilmek için Bursa’nın Orhangazi ilçesine öğretmen olarak atandıktan sonra yine aynı sene, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde yapılan
Edebiyat
Kuyucaklı Yusuf (Çizgi Roman)Sabahattin Ali · Everest Yayınları · 2020210,4bin okunma
Çoklar Sokağında Bir Yalnız
10/10
·144 syf.·
2018 79. kitabı
“hep kurşunlamışlar yalnızlığı çoklar sokağında herkesler var olmuş bir sen ben ölmüşüm ölmüşlük ne ki yaşanmamış mutluluklarda ölmüştük ne ki tutkusuz yaşamlarda” 5 Mayıs 1973 yılında Ankara/Kızılay’da henüz 25’inde gencecik bir fidan düşer yere, kimsesizdir, bir başına. Çoklar sokağında bir yalnızdır, ölümünü bekler öylece. Yeğeni şöyle der İsmet Tokgöz’e; “Biraz geç kalsak kimsesizler mezarlığına gömülecekti dayım” Tıpkı kendisinin doğduğu yıl öldürülen, öldürülmeden bir sene önce yani 1947’de gazetesine şu satırları yazıp; “Biz istiyoruz ki, bu topraklar üzerindeki insanlar, kafalarında taşıdıkları fikirlerden dolayı değil, bu yurdun ve bu halkın yararına yahut zararına yaptıkları işlerden hesap versinler. Bu iş incelenirken, koltuğuna ısınmış beş on hazır yiyicinin menfaati, keyfi değil, milletin hayrı düşünülsün.” Tam bir sene sonra yine aynı şekilde kafasına aldığı darbelerle canice katledilen, cenazesinin 6 ay boyunca yerde kaldığı, sonrasında bir mezarın bile çok görüldüğü Sabahattin Ali gibi. Ya da kendisinden yıllar sonra henüz 19’da “vurmayın, öldüm...” demesine rağmen yine aynı şekilde vahşice dövülerek öldürülen Ali İsmail gibi. Rakamlar, seneler, isimler, yaşlar, şehirler değişti ama yöntem hep aynı kaldı. Vurdular, öldürdüler ve hiçbir ceza almadılar. Tezer Özlü der ya hani, “Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi” diye işte tam o noktada durduk ve sıra kime gelecek diye bekliyoruz. Neyse... Arkadaş Zekai Özger, 1948’de Bursa’da doğdu. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Basın ve Yayın Yüksek Okulu’ndan mezun oldu. TRT'nin Ankara bürolarında çalıştı. Soyut, Forum, Papirüs, Yordam, Dost, Yansıma dergileri ve Ulus gazetesinin kültür-sanat sayfalarında şiir ve yazıları yayımlandı. Kısacık ömründe iki şey peşini hiç
Sakalsız Bir Oğlanın TragedyasıArkadaş Zekai Özger · Ve Yayınevi · 20191,090 okunma
Reklam