Acı çekmek uzun süren bir andır. Onu mevsimlere bölemeyiz. Yalnızca ruh hallerini saptayıp yinelenişini kaydedebiliriz. Bizim için zaman ilerlemez. Döner.
Beynin o ıstırap ve umutsuzluğa ayrılmış bölmesinde, o şanssız yıllarda olup biten her şeyi yeniden canlandırıyorum; sesinin her gergin tınısı, sinirli ellerinin her kasılışı, hareketi, her iğneli söz, her zehirli cümle aklıma geliyor; yürüdüğümüz sokağı ya da ırmak boyunu, çevremizdeki duvarı ya da ormanı, saatin kollarının tam konumunu, rüzgârın hangi yönde estiğini, ayın rengini ve biçimini anımsıyorum.
Ama hapiste yaşayan, hayatlarında kederden başka olay olmayan bizler, zamanı ıstırabın zonklamalarıyla ve acılı anların anısıyla ölçmek zorundayız. Düşünecek başka bir şeyimiz yok. Acı çekmek bizim varoluş yolumuzdur, var olduğumuzun bilincine varmamız için tek yoldur; geçmişte çektiğimiz acıların anısı ise kimliğimizin sürekliliğinin garantisi, kanıtı olarak gereklidir.
Hapse gireli altı hafta olmuştu; hiç kimseyle tek söz etmemiştim, hiç kimseyle. Bir gün yine böyle avluda tek sıra halinde yürürken birden arkamda adımın söylendiğini duydum. Arkamdaki mahkûmdu konuşan. 'Oscar Wilde, senin için üzüldüm; sizin gibilerin durumu bizden daha zor,' diyordu. O zaman fark edilmemek için müthiş çaba göstererek arkama dönmeden yanıtladım: 'Hayır dostum hayır, hepimiz aynı acıyı çekiyoruz.'