Paradoks budur. Bir yandan, gerçek kategorileri ele alma iddiasında olan siyaset dili, kimlikleri durağan tanımlamalara dönüştürerek sabitleştirir, ayrım yapar ancak bireyleştirmeyi başaramaz. Öte yandan, şiirin ve hikayelerin, eksiksiz ve doğru biçimde isimlendirmenin imkansızlığını kabul eden dili, bizi müşterek ve akışkan bir insanlık kavramı altında gruplandırarak, aynı zamanda bizlere kendi kendini açıklayan kimlikler verir. İlk durumda, belirli bir bayrak altında ve belirli sınırlar dahilinde kim olmamız gerektiğini gösteren geleneksel bir imgenin ve bir pasaportun üzerimizde yapıştırdığı etiket kadar, bizim de belli bir dili, belli bir dini, belli bir toprak parçasını paylaşıyor gibi görünen insanların üzerine serdiğimiz örtücü bakışlarımız, hepimizi, hayali boylamlar ve enlemlerle örülü, gerçek dünya olduğunu varsaydığımız renkli bir haritaya hapseder. İkinci durumda ise ne etiketler, ne sınırlar, ne de sorunlar vardır.
Gerçekliği dogma örtüsü içinde damgalamaya kalkışan her bir yafta, her bir sabit ya da dayatılmış kimlik, yaratıcı biçimde kullanılan kelimeler karşısında çözülecektir.